PARİS'İN EN HİP BÖLGESİ LE MARAİS LEZZETLERİ
ph1.jpg

Yaklaşık 1 yıl süren Paris maceramda en çok uğradığım semtlerden biri "Le Marais" olmuştur. Le Marais aslında ilk dönem şehrin göçmenlerinin ve en fakirlerinin yaşadığı bir yerken, zamanla Paris'in gelişip büyümesi ile birlikte şehrin en gözde semtlerinden birine dönüşmüş. Lezzet durakları bakımdan gelişmeyen bir yerin Pars'te popi olmasına imkan olmadığından Le Marais de tabiki inanılmaz, kendine has lezzet bombası dükkanlarla dolu... Bu kış Le Marais'in çok bilmediğim bu yüzünü daha yakından görmek için Paris'in en ünlü yiyecek turu olan “Taste of Paris "  ile Le Marais turuna katıldım. İlgilenenler için Paris by Mouth isminde bir blog ile başlayıp ilgi çığ gibi büyüyünce turlar da düzenlemeye başladıklarını belirtip bloğu da şuraya koyayım  www.parisbymouth.com

Evet bu girizgahtan sonra itiraf zamanı ...

Bu turdan sonra dedim ki ben aslında Le Marais'in bu yüzünü az bilmek bir yana hiç bilmiyormuşum 🙈 Mesela 3 aydan fazla çalıştığım ofisten 2 dakika ileride Paris'in en ünlü ekmek fırını, Fransızların deyimiyle Boulangerie, 5 dakika ileride ise dünyanın en iyi çikolatacılarından olarak gösterilen bir yer varmış.  Neyse ...  bilmemek ayıp değil öğrenince paylaşmamak ayıp 🤘

Tout Autour du Pain

Turumuza bu resim gibi görünen, önünden geçtiğinizde kokuların beyninizi gevşettiği bu Boulangerie'de başladık. Burası her yıl düzenlenen "Paris'in En İyi Bageti" yarışmasında defalarca ilk 10'a girmeyi başaran bir yer. Bu yarışma baya baya ülkenin en ünlü seçimlerinden bir tanesi bu arada, herkes solukları tutup takip ediyor .

Bu yarışmanın yanı sıra en iyi tereyağlı kruvasan yarışmasını da birkaç kez kazanmışlığı var bu fırının. Bütün bu ün, şan şöhretin asıl sahibi ise Benjamin Turquier, Fransa'da benim diyen celebrity den daha ünlü bir adam :)

IMG_5769.jpg

Neler tattık:

Burada, meşhur tereyağlı kruvasanı, daha meşhur olan baget ekmeği, vannetis denilen beyaz çikolatalı ekmeği, chouquettes denilen şekerle kaplı kremalı pufları denedik. Hepsi muazzam ama içinden en sevdiğim baget oldu. Sanki bağımlılık yapan bir madde gibi kendimi durduramadan sayısız dilim yedim....  Bu ekmeği yiyince hani o tuhaf yarışmaların falan neden bu kadar popüler olduğunu bir anda evraka diyip anlıyor insan !

Adres: 59 rue de Saintonge, 75003.

Jacques Genin

İkinci durağımız bu bölgenin en kalabalık dükkanlarından Jacques Genin Çikolata Dükkanı oldu. Bu dükkana dışarıdan baktığınızda ya da ilk girdiğinizde zaten çikolatacı olduğunu anlamanız mümkün değil... Burayı keşfedemediğim için kendimi suçlamıyorum :)

Burası daha ziyade bir kuyumcuya ya da Paris'in meşhur concept storelarına benziyor. Her şey inanılmaz organize ve her yer en pahalı çiçek aranjmanları ile dolu. Biz Allah'tan açılır açılmaz içeri girdik, yoksa normal bir zamanda tezgahın önünde 1 saatlik kuyruk olduğu söyleniyor.

IMG_5761.jpg

Neler Tattık:

Çikolata çeşitlerinden Jacques Genin'in en meşhurlarından olan kahveli, naneli ve kakuleli bitter çikolataları tattık. Açıkçası market çikolatalarını bir yana bırakın daha önce yediğim özel yapım çikolatalara bile benzemiyordu, tatlar aromalar çok yoğun ama asla baymayan bir tatlılığı vardı.

Benim için bir diğer sürpriz de Pates de Fruit denilen meyve bombaları oldu. Normalde asla yemediğim dışarıdan jelibona benzer bu tatlı beni en çok şaşırtan tatlı oldu. Zaten bu ürünler de özel bir kısımda tutuluyor, oradaki görevli kız sanki dünyanın en önemli şeyini anlatıyor gibi şu tat var bu aroma var, noele özel bu tadı çıkardık diyince de biraz uyanmam lazımdı sanırım. Ben sizin en favoriniz neyse onu verin deyip geçiştirdim. Ama aman Allah'ım o neydi öyle ...gerçekten de meyve bombası gibi bir his veren bu ürünün %80 i zaten özel seçilen meyvelerden yapılıyormuş.

jacques-genin-collage-min.jpg

Çıkarken dayanamayıp bir de en popüler çeşitlerden oluşan karma paketten kaptım aileme hediye etmek için... Sayısız Paris seyahatimden getirdiğim sayısız hediyeden bu güne kadarki en popüleri bu oldu.

Adres: 133 rue de Turenne, 75003.

Le marché couvert des Enfants Rouges

Gittiğimiz yerler içinde en iyi bildiğim yer ... Paris'in en pahalı ve en meşhur pazarlarından bir tanesi. Burası 1615 yılında bir yetimhane olarak kurulmuş. Bu yetimhanedeki çocuklar hep kırmızı giydirildiği için, 2000 yılında kapalı pazar olarak açılan bu alana kırmızı çocuklar kapalı pazarı anlamına gelen Le marché couvert des Enfants Rouges adı verilmiş.

Le-marché-couvert-des-Enfants-Rouges.jpg

Burası klasik bir pazar yeri olmasının yanı sıra birçok ülkenin mutfağını sunan yemek tezgahlarına ev sahipliği yapıyor. Benim yemek tezgahları içinde en sevdiğim yine başka bir yemek blogu olan lefooding.com  un da en iyiler arasında gösterdiği hamburgerci. Bir başka favori ise önünde her zaman 30 dakikalık kuyruk olan krepci.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Biz buraya aşağıda detaylarını yazdığım peynirciyi (Fromagerie) ziyaret etmek için geldik.

Jouannault Cheese Shop

IMG_5787-1.jpg

Buraya sonraki duraklarımızda tadacağımız organik Fransız şaraplarına eşlik etmesi için en ilginç peynirlerden almaya geldik. Bu ufak dükkanda bir yarım saat geçirdikten ve tezgahtarla kısa bir sohbet ettikten sonra Fransızların bu peynir konusunu ne kadar ciddiye aldığını tezgahtarın verdiği aşağıdaki bilgiler sayesinde bir kez daha özümsemiş oldum. Şöyle ki;

  • Peynir konulu birçok atasözleri var  mesela “Peynirsiz yemek güneşsiz bir güne benzer" gibi
  • Ortalama bir fransız yılda 26 kilo peynir tüketiyormuş ..ki fransızlarla yaşamış  biri olarak diyebilirim ki bence 26 kg çok mütevazi bir rakam
  • Siz siz olun peynir kokuyor gibi bir şeyi asla Fransızlarla yediğiniz bir akşam yemeğinde söylemeyin, bu en büyük hakaretlerden sayılıyormuş
  • Bu çok meşhur ve de asla kokmayan :p peynirler sağlık nedenleri ile  ABD gibi bazı ülkelerde yasaklanmış durumda
  • Genel bilgi olarak da öğrendik ki Fransa'da 350 kayıt altına alınmış peynir çeşidi var, bunların en ünlüleri  Brie, Camembert, keçi peyniri, rokfor ve Comté.

Eğer siz de benim gibi en fazla 10 peyniri ayırt edebiliyor ve neyin neyle gideceğine asla karar veremiyorsanız, bizim gibi insanlar için hazırlanmış bazı menüler de var :) 54 eurodan başlayan fiyatlarla tabi 😂

pkolaj-min.png

Denediğim peynirlerle ilgi izlenimlerimden detaylı olarak şaraplar kısmında bahsedeceğim.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Maison Ramella

Pazarın karşısında bulunan şarküteri Maison Ramella çok ufak bir yer olmasına rağmen sayamayacağım kadar çeşit sunuyor. İçeri girdiğinizde ne istediğinizi de tam bilmiyorsanız tam bir akıl tutulması yaşıyorsunuz. İşte bu noktada çalışanlarla diyalogunuz devreye giriyor. O gün neyi çok güzel yapmışlar, o mevsimde neyin tadı daha güzel gibi sohbetlere dalmazsanız karar vermek imkansız gibi ...

IMG_5791-1.jpg

Bize Allahtan bu konuda rehberimiz Melanie yardım etti.. Bizim o sezon için seçtiklerimiz taze otlu tavşan terin ve ördek pate oldu.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Pierre Hermé

Daha sonraki durağımız Pastaların Picasso'su ünvanına sahip Pierre Hermé'nin bölgede yeni açtığı dükkanı oldu. Neden Picasso ? Çünkü Pierre Hermé  kimsenin hayal edip yakıştıramayacağı tatları biraya getirip, gelenekselin tamamen dışına çıkıp buna rağmen ortaya şaheser denilebilecek tatlar çıkarıyor.

IMG_5795.jpg

Kendi markasını yaratmadan önce, yıllarca dünyanın en meşhur makaron zinciri olan "Laduree" de 11 yıl şeflik yapan Pierre Hermé Zeytinyağlı ve Vanilyalı adıyla makaron üretip bunu herkese kabul ettirebilen bir yetenek. Ama belki de en ünlü çeşidi Laduree yıllarında ürettiği L'Ispahan isimli gül ve frambuazlı makaron.

Yolculuğumuzun bu durağında, ben zaten klasikleri daha önce denediğim için noel için özel üretilen zencefilekmeği aromalı makaronu denedim. Beklemedğim kadar iyiydi ama ben klasik tuzlu karamel, L'Ispahan gibi tatları tercih ederim...

Adres: 4 rue de Bretagne, 75003

La Cave de Turenne

Turumuzun son durağı bu organik şarap dükkanıydı. Turdaki çoğu kişinin şarap bilgisi benim gibi "kırmızı, beyaz, rose" den ibaret olduğu için ilk etapta Fransız sarap haritasını inceledik ve organik şarap konsepti hakkında sohbet ettik...

french-wine-chart.png
photo-of-benoit-kitabgi.jpg

Daha sonra tadıma ve şarapları, peynir ve şarküteri ürünleriyle eşleştirmeye geçtik. Gerçi bizim adımıza zaten bir eşleştirme yapılmıştı ama biz nasıl bir Vedat Milör gibi tattığımız şeyi nasıl tarif ederiz o konu üzerinde emek verdik :D

İlk etap ve kombinasyonlar

Peynriler:

Sainte-Maure de Touraine AOP (Keçi, Loire Vadisi, bekleme süresi 10-28 gün) - Uzun bir kütük gibi şekillendirilmiş, kül kaplı chèvre yani fransız keçi peyniri. Yapıldığı ilk günden sonra peyniri bir arada tutmak ve de iç kısmı havalandırmak içinuzun bir çubuk yerleştiriliyor adet olarak. Bu çubupa peyniri yedikten sonra detaylı bakarsanız, o peyniri yapan çiftçinin karnesini okuyabiliyosunuz :) Peynirin tadı ise çok ağır değil, gayet limonumsu ve fresh.. korkulan koku keçi peyniri kokusu da yok. Öğrendiğimize göre 1 ayın üstünde bekletilen peynirler daha ağır kokuya ve tada sahip oluyormuş

Chaource AOP (İnek, Champagne Bölgesi, bekleme süresi 2-8 hafta) - Bu dışı daha sert içi krem kıvamındaki peynirin ekşimsi ve daha asidik bir tadı vardı. Yine diğer peynirdeki gibi daha çok bekledikçe tadı daha çok keskinleşiyormuş.

IMG_5805.jpg
IMG_5809.jpg

Şarap: Bu peynirlere eşlik etmesi için Fransa'nın Loire Vadisinde üretilen “Le P’tit Blanc du Tue-Boeuf” şarabı seçildi. Meyve tadı baskın ama çok tatlı olmayan bu şarap bence herşeyin yanına gidebilecek orta şiddette bir Sauvignon Blanc. Ama ben daha detaylı yorumu bu işten cidden anlayanlara bırakayım :)

İkinci etap ve kombinasyonlar

Peynirler

Tomme de Brebis Corse (La Corçoise) (koyun, korsika, bekleme süresi 3 ay) - Tütsülenmiş sert bir peynirdi.  Peynir doğa örtüsü maki olan Korsika'da yetiştiği için maki örtüsünü bitki tadı varmış ama ben maki tadı nasıl oluyor çok ayamadım.

Epoisses AOP (inek, Burgundy, bekleme süresi 4-6 hafta) - Bu fotoğrafta turuncu kabuklu erimek üzere gibi görünen enteresan tadı olan bir peynir. 10. yüzyılda bir rahip tarafından ilk defa üretilen peynir Fransa'nın bilinen en eskilerinden. O zamanlarda rahipler yılın 100 yünü oruç tutarmış ve et yemeleri bu günlerde kesinlikle yasakmış. Dolayısıyla peynir protein tüketimi açısından ana menünün parçası olduğundan, rahipler baya yaratıcı davranmışlar ve böyle bir peynir türü üretmişler. Grappaya benzeyen bir brandy ile yıkanan peynir rengini bu prosesten almış. Tadı aroması çok güzel neredeyse ete çok benziyor ama ciddi kötü kokuyor (üzgünüm Fransızlar)

IMG_5810.jpg

Carles Roquefort AOP (koyun, Midi-Pyrénées, bekleme süresi çoğunlukla 3 ay) Zannediyorum bu menüdeki bildiğim tek peynirdir.  Bu peynir bir öncekinden de eski, milattan önce 2. yüzyılda ilk kez üretildiği söyleniyor. Roquefort-sur-Soulzon'un altındaki Cambalou mağaralarında en az üç ay boyunca olgunlaştırıldığı söyleniyor. Bu mağaralarda yoğun olarak bir mantar türü olan Penicillium roqueforti varmış. Peynir de adını bu mantardan alıyor. Rehberimiz özellikle biz peyniri yedikten sonra anlattı, üretim süreci kısaca şu şekilde: çavdar ve undan yapılan ekmekler bölgedeki bu mağaralarda bekletiliyor. 6-8 hafta sonra oluşan dış kabuk atılıyor ve içindeki küf toplanıyor kurutuluyor. Daha sonra bu küf koyun sütünden yapılan bu peynir 8 gün dinlendikten sonra iğnelerle içine enjekte ediliyor. Fermantasyon esnasında oluşan karbondioksit bir süre sonra kaybolduğundan peynirin ortasında küflü mavimsi boşluklar oluşuyor.  Bu çılgın peynir 1411 yılından beri korunuyor ve üretim hakları Roquefort-sur-Soulzon Bölgesine ait. Yerel halk tarafından en tutulan üretici "Carles" şirketiymiş, almak isteyenlerin bilgilerine.

Şarap: Güney Fransa'da yer alan Domaine de Clovallon'da üretilen Vin de Pays d’Oc 2016 yukarıdaki peynirlere eşlik etti.  Klasik bir Pinot Noir olan bu şarap kesin tadı olan lezzetlerle tercih ediliyormuş.

Adres: 80 rue de Turenne, 75003.

THE MAGGER LONDRA RÖPORTAJI
BİG-BEN-SELIN.jpg

Bir süredir bloğumdan oldukça uzakta kaldım. Bunun ana nedeni Londra'ya taşınmam ve bir adaptasyon sürecinden geçmem oldu. Yaklaşık 2 yıldır yazılarımı yayınladığım ve çok severek takip ettiğim www.themagger.com benimle Londra'ya taşınma maceramla ilgili bir röportaj yaptı. "İstedikten sonra imkansız diye bir şey yok…" diyerek bitirdik ropörtajı, umarım ihtiyacı olan herkese ilham verir... .

.

.

_Kısaca kendinden bahsedebilir misin?

Antalya’da büyüdüm, üniversiteyi İzmir’de okudum. Hayatım Ege ve Akdeniz kıyılarında geçti diyebilirim. Küçüklüğümden beri başka ülkeler, kültürler ve dillere karşı büyük ilgim vardı. Üniversiteye başlar başlamaz bir yolunu bulup seyahat etmeye başladım. Her seyahatimden sonra herkese Almanya şöyle Hindistan böyle diye teker teker hikayeler anlatmaya başladım. Baktım ki bu hikayeler benim için seyahat etmek kadar zevkli bir hale geldi, ben de seyahat blogu açmaya karar verdim. Yaklaşık 2 yıldır www.traveling-lady.com dan hem İngilizce hem de Türkçe yazılarımı yayınlıyorum. Yine 2 yıl önce theMagger ekibiyle tanıştım ve bu platformda da yazılarımı paylaşıyorum.

_Ne zaman Londra’ya taşındın? Nasıl gelişti süreç, kısaca bahsedebilir misin?

Londra’ya master yapmak için taşındım. Londra, finans ve uluslararası işletme gibi alanlarda master yapılabilecek en zirve şehirlerden bir tanesi. Benim de istediğim alan uluslararası işletme ile olduğu için özellikle burayı tercih ettim.

_Londra’da yaşamaktan memnun musun? Orada neler yapıyorsun?

Londra’da yaşama fırsatı bulduğum için çok mutluyum. Büyük ve kültürel açıdan zengin şehirler beni her zaman kendine çekmiştir. Londra da birçok kültürün bir arada yaşadığı çok canlı ve aktif bir şehir. Her hafta sonu sayısız festival, aktivite var. Tiyatrolar ve müzikaller ve dünyanın en zengin ücretsiz koleksiyonlarını barındıran müzelerden bahsetmiyorum bile. Bütün bunlara ek olarak, Londra’daki bütün irili ufaklı bölgelerin kendine has mimarisi, hikayesi ve tarzı var. Hepsini tek tek gezmek bile başlı başına turistik aktivite gibi aslında. Özellikle hafta sonunda farklı bölgelerde kurulan marketleri ziyaret etmek favorim.

Ben buradaki zamanım sayılı olduğu için biraz agresif davranıyorum ve her gün mutlaka yeni bir şey görmeye, yeni yerler ziyaret etmeye çalışıyorum.

CHANCE STREET P

_İngiltere’de Londra dışında yaşaman gerekse nereyi seçerdin?

İngiltere değil de Birleşik Krallık olarak düşünecek olursak kesinlikle Edinburgh’u seçerdim. Edinburgh Londra’ya çok benzemesinin yanı sıra çok derin bir kültürel mirasa sahip. İlk gittiğimde gerçekten çok etkilenmiştim, sokaklarda çalan gayda sesleri hala kulağımda.

_Taşındığın ilk zamanları anlatabilir misin? İlk zamanlar (taşınmak, yeni insanlar tanımak, alışmak) gerçekten daha mı zor oluyor? 

Taşındığım ilk zamanlar gerçekten çok zor geçti ! Londra’nın canlılığı ve cazibesi bir yana ama gerçekten çok pahalı bir şehir. Aynı zamanda uygun fiyatlı daire ya da oda bulmak da gerçekten çok zor özellikle ortalama öğrenci bütçesiyle. Benim bütçem de oldukça kısıtlı olduğu için kendime nispeten daha uygun fiyatlarla yaşayabileceğim bir düzen kurmakta çok zorlandım. Daha sonra Londra’yı keşfettikçe hayatım daha kolaylaştı ve şehrin tadını çıkarmaya ancak o zaman başladım.

Yeni insanlarla tanışmak konusunda da Londra diğer İngiliz şehirlerinden oldukça farklı. Ben açıkçası biraz snob insanlarla karşılaşacağımı düşünüştüm ama pratikte hiçbir zorluk yaşamadım.

_Türkiye’yi özlüyor musun? Özlüyorsan hangi yönlerini özlüyorsun veya hangi yönlerini hiç özlemiyorsun? 

Klasik cevabı ben de vereyim: En çok özlediğim şey ailem ve arkadaşlarım… Ama o özlem de her şeye yetiyor açıkçası; sevdiğim insanlarla yaptığım görüntülü aramalar bir süre sonra yeterli gelmemeye başlıyor.

Onun dışında tabii ki uzun yıllar yaşadığım şehir Antalya, güzel İzmir ve İstanbul’u da özlüyorum. Bazen rüyalarımda Kaş’ta balık yediğimi gördüğüm falan da oluyor. :)

Ama ama ama… Özlemediğim şeylerin listesi de hayli kabarık, oralara hiç girmeyelim.

redemptıon

_Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence? 

Yeni kültürler, yeni insanlar tanımak insanın yaşamını zenginleştirmek için atabileceği en büyük adımlardan bir tanesi. Buna ek olarak insan tek başına yurt dışına yerleştiğinde gerçekten kendini daha iyi tanıma fırsatı buluyor. Yurt dışında yaşamanın tek kötü yanı ailenden ve sevdiklerinden uzak kalmak. Bunun dışında kimsenin bir dezavantajla karşılaşacağını düşünmüyorum.

_Peki Türkiye dışında yaşamak sana neler öğretti? 

Benim en büyük kazanımım kesinlikle bugünü yaşamayı öğrenmek oldu. Londra’daki her şey benim için çok yeni olduğu ve buradaki zamanım da kısıtlı olduğu için, son birkaç ayımı hiçbir şeyi ertelemeden yaşadım. Bu benim için bir devrim oldu çünkü günlük yaşamdan çok daha fazla keyif almaya, her yeni günü bir macera gibi görmeye başladım.

Onun dışında tabii ki güçlü olmak konusunda bana çok fazla şey kattı. Yurt dışında, yepyeni bir ortamda kendinizi yalnız ya da depresif hissettiğinizde en büyük dayanağınız yine kendinizsiniz. Bazen Türkiye’den bir yakınınızı arayıp içinizi dökmek durumu tam olarak anlatmaya yetmiyor, o nedenle ister istemez insan kendini motive etmek, kendi kendinin en iyi arkadaşı olmak konusunda çok şey öğreniyor.

why so serıous

_Yurt dışında yaşayan bir Türk olarak, Türkiye’den haberlere nasıl tepkiler veriyorsun?

Tabii ki her gün içim içimden gidiyor. Bazen hiç okumaya çalışıyorum ama mutlaka sosyal medyada bir paylaşım görüyorum ve tabi okumadan geçemiyorum. Bir de yabancı medyada bütün haberler bambaşka bir şekilde yansıtılıyor ve de insanların büyük bir ilgisi var. Her sorana o öyle değil aslında böyle diye tek tek izah etmekle günlerimi harcıyorum diyebilirim.

_Londra’dan bize birkaç lokal öneride bulunabilir misin? 

Londra farklı zevklere hitap eden farklı bölgelerden oluşuyor. Londra’nın daha alternatif ve hip yönünü daha yakından görmek için Camden ya da Shoreditch’ı mutlaka ziyaret edin. Daha posh takılmak istiyorsanız istikamet Chealsea ve Mayfair. Londra’nın “çılgın” yüzünü görmek için ise mutlaka Soho’ya uğrayın.

Londra’nın olmazsa olmazlarından biri akşamüstü publarda takılmak. Kensington’daki Churchill Arms en ünlü publardan bir tanesi. Buna ek olarak “Ye Old” gördüğünüz her pub en az 90-100 yaşında tarihi değeri olan yerler. Eski Londra’yı hissetmek için herhangi birini mutlaka ziyaret edin. London School of Economics yakınlarındaki “Ye Old White Horse” oldukça başarılı.

Gece hayatına gelince … Elektronik müziği seviyorsanız efsanevi “Ministry of Sound” şehrin dünyaca ünlü cazibe merkezlerinden bir tanesi.

Hafta sonu sabahı yapılacak en güzel aktivitelerin başında ise lokal marketleri ziyaret etmek geliyor. Borough Market benim en sevdiğim. Dünyanın dört bir her türlü lezzetin sergilendiği ve Etiyopya’dan İspanyol mutfağına kadar sayısız lezzeti tadabileceğiniz muazzam bir yer. Benim favorim eskiden çok daha ünlü olan lokal İngiliz istiridyeleri.

Yok ben daha sakin bir sabah geçirmek istiyorum diyorsanız, en iyi alternatif klasik İngiliz kahvaltısı. Küçük kafelerden Publara her yerde İngiliz kahvaltısı servisi var ama ekstra cool olmak için Breakfast Club’ı tercih edebilirsiniz. Yarım saat kuyrukta bekledikten sonra içeri girince her şey normal gözüküyor fakat garsonlardan birine mekanda duran retro buzdolabı kapısından içeri girmek istediğinizi söylediğinizde, bambaşka bir dünyaya kapılar açılıyor. Daha fazla anlatmayayım sürprizi kaçmasın.

Londra’da yapabileceğiniz en güzel şeylerden biri de şehrin ortasında yer alan birbirinde güzel parkları ziyaret etmek. Hyde Park’tan geyikleriyle meşhur Richmond Park’a kadar birçok seçeneğiniz var. Ama benim favorim tüm şehri kuşbakışı izleyebileceğiniz “Primrose Hills”. Yapabiliyorsanız erken kalkın ve güneşin doğuşunu buradan izleyin.

Müzelere gelince, benim favorim Tate Modern ama National Gallery’nin de oldukça geniş güzel bir kolleksiyonu var. V&A Museum’a sırf kafesinde oturmak için bile gidilebilir. Müze adı geçince çoğu kişi sıkıcı bir seçenek gibi düşünüyor olabilir ama Londra’da kesinlikle atlamamanız gereken bir atraksiyon.

Son olarak yiyecek konuna değinecek olursak Londra birçok farklı kültürden oluşan oldukça kozmopolit bir şehir. Bunu en iyi gözlemleyebileceğiniz yer ise şehrin yemek kültürü. Hint yemekleri burada gerçekten çok popüler ve belki Hindistan’da yediklerimden daha lezzetli diyebilirim. Benim favorilerim Dishoom ya da Masala Zone.  Akşam yemeği için gidilebilecek en güzel manzaralı yerler ise gökdelenlerin tepesinde yer alan Sushi Samba ve SkyGarden Fenchurch Restaurant. 

Igloo MAGGER

_Son olarak, yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Yapmak istediklerimizi ertelediğimiz ya da gerçekleştirmediğimiz her an içimizdeki çocuğa ihanet ediyoruz aslında. Türkiye’de kalıp alışılmış tanıdık yaşama devam etmek çok daha kolay olsa da içinizde böyle bir istek varsa asla ertelemeyin derim. Ben yurtdışına kısa ya da uzun dönemli yerleşip de ülkesine döndüğünde çok pişmanım, kaybım çok büyük keşke hiç gitmeseydim diyen hiç kimseyi duymadım. Herkes bunun farkında aslında ama korku çok büyük bir faktör.

En çok karşılaştığım korku…Türkiye’de sahip olduğu yaşam şartlarından feragat etmek korkusu… Onlara şunu söyleyebilirim. Ben Türkiye’deyken denize 10 dk mesafede oldukça büyük bir evde tek başıma yaşıyordum, güzel bir arabam da vardı. Buraya gelmek için arabamı sattım, bütün birikimimi ortaya döktüm. Şu an bir odada 3 kızla beraber yaşıyorum. Hayat standartı düşmek denilen şeyi birinci elden deneyimledim. Pişman mıyım ? Hiç değilim. Şu an edindiğim deneyim benim için güzel bir evde oturmak, statü, güzel araba gibi şeylerden çok daha önemli. Hem bunu kendine ve geleceğe yapılan bir yatırım olarak görüyorum.

Parasal açıdan çok büyük bir birikime ihtiyacı olduğunu düşünüp gözü korkanlar da var. Öncelikle yurtdışına eğitim için değil de çalışmak için çıkıyorsanız büyük bir birikime ihtiyacınız yok. Ben eğitim için geldiğim için bir birikimle gelmek zorundaydım, 6 yıl boyunca para biriktirdim. Benimki biraz zor ve uzun bir yoldu. Yok uzun yola gelemem diyorsanız, yine yurtdışında eğitim için birçok burslar var denemeye değer! İstedikten sonra imkansız diye bir şey yok…

BOĞAZIN EN FOTOJENİK 10 YALISI
hıdiva-yalısı-mısır-başkonsolosluğu.jpg

İki kıtayı buluşturan İstanbul Boğazı birbirinden ilginç ve bazen de hüzünlü hikayelere ev sahipliği yapıyor. Bu hikayeleri öğrenmenin ve Boğaz'ı keşfetmenin en güzel yolu da Boğaz'ın iki yakasına inci gibi dizilmiş Yalıları dinlemek.

Osmanlı döneminde 500 e yakın yalı varken artık bu sayı 360 civarında.

Hepsi birbirinden güzel bu yalıların bazıları fotojenikliği ile ön plana çıkıyor ve haliyle boğaz turlarının gözdesi oluyorlar..İşte İstanbul'un en fotojenik 10 yalısı....

AFIF AHMED PAŞA YALISI

 afif ahmet pasha yalısı

afif ahmet pasha yalısı

1910 yılında inşa edilen bu yalı, zamanın en ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury tarafından batı ve doğu mimarisinin muhteşem bir karışımı olacak şekilde tasarlanmış. Vallaury aynı zamanda Pera Palace, Osmanlı Bankası, Zeki Paşa Yalısı gibi yapıları da tasarlamış.

Bu yapı diğer birçok yalının aksine yalının sahipleri ile değil,  yalıya gelen misafirler ile ünlü olmuş. Bu misafirlerin başında da yazar Agatha Christie geliyor. Yazarın "Doğu Eksperinde Cinayet" kitabını yazarken bir süre bu yalıda misafir edildiği biliniyor.

HIDİVA SARAYI

İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından tasarlanan Hıdiva Sarayı 1902 yılında inşa edilmiş. Aslında Hıdiv Abbas Paşa'nın annesine yazlık ev olarak tasarlanan saray, Cumhuriyetin ilanından sonra Hıdiv ailesi tarafından Mısır Devleti'ne bağışlanmasının da ilginç bir hikayesi var. Osmanlı zamanında Paşa unvanını alan tek kadın olan Hıdiv Abbas Paşa'nın annesi Emine Valide Paşa binayı ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti'ne bağışlamak istemiş. Ama Resmi yazışmalarda "Paşa" gibi rütbeler yasaklanmış olduğundan kendine "Bebekli Emine Hanım" diye hitap edilmiş. Bu duruma çok kızan Emine Valide Paşa (Ya da Bebekli Emine Hanım) yalıyı intikam olarak Mısır Devletine bağışlamış. Bina günümüzde de Mısır'ın İstanbul Başkonsolosluğu olarak hizmet veriyor.

Art Nouveau trendinin boğazdaki en önemli örneklerinden biri olan sarayın 48 odası ve 76 metre uzunluğunda bir rıhtımı var.

HUBER YALISI

 huber yalısı

huber yalısı

1985'den bu yana Cumhurbaşkanlığı Yazlık Köşkü olarak hizmet veren Huber Yalısı'nın ilk sahipleri ya da mimarı bilinmiyor. Yalının ilk bilinen sahibi Alman silah şirketi Mauser'in (kurşun gibi mavzer gibi dağ gibi patlar giderim'deki mavzer evet) Osmanlı temsilcisi August Huber. Binayı satın alan Huber, dönemin ünlü mimarı İtalyan Raimonda D'Aronco'dan ana binaya ek binaların tasarlanmasını istiyor ve yalı bugünkü şekline ulaşıyor. 34 hektarlık korusuyla Boğaz'ın aynı zamanda en yeşil alanlarından biri olan Huber Yalısı'nın bahçesi birçok heykelle dekore edilmiş.

Son eklemelerle birlikte Çin, İngiliz, Fransız, İtalyan, Acem, Arap ve Osmanlı Mimari izlerini taşıyan yapı, Boğazın en ilginç yapılarından biri haline dönüşmüş. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla beraber İstanbul'u terkeden Huber ailesinden sonra yalı birkaç kez sahip değiştirse de 1985'de kamulaştırılarak Cumhurbaşkanlığı Yazlık Köşkü haline getirilmiş.

Bu yalının aynı zamanda popüler kültürde çok rağbet gören bir hikayesi var. Rivayete göre Huber Yalısı, Osmanlı döneminde, Sultan Abdulaziz ile gizli bir birlikteliği olan Fransız İmparatoriçesi Eugénie'nin hizmetçisine sus payı olarak hediye edilmiş.

HEKIMBASI SALIH EFENDI YALISI

Kırmızı renkteki bu ikonik yapının bilinen ilk sahibi, Osmanlı'nın ilk Tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin ilk mezunlarından Hekimbaşı Salih Efendi. Yalıya da ismini veren Hekimbaşı Salih Efendi 3 Osmanlı Sultanının doktorluğunu yapmanın yanı sıra botanik hocalığı, maarif müsteşarlığı ve Maarif Meclisi başkanlığı gibi görevlerde de bulunmuş, ünü Osmanlı sınırlarını aşmış biri.

İstanbul Boğazı’nda fotoğrafı en çok çekilen yapılar arasında yer alan Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, "Binbir Gece" gibi popüler dizilere de ev sahipliği yapmış.

Yalı şimdilerde düğün, konser ve benzeri etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

YILANLI YALI 

Yılanlı Yalı Boğaz'daki en ilginç hikayelerden birine sahip.  III. Selim zamanında devlet adamı Mustafa Efendi tarafından yaptırılan yalı aslında bir dedikodunun kurbanı.

Hikayeye göre II. Mahmut kayıkla Boğaz'dan geçerken yalıyı görmüş ve çok beğenmiş. Padişah Yalıyı satın almaya karar verip iradesini açıklayınca yine yalıda gözü olan Musahip Said Efendi padişaha yalının yılanlı olduğunu söyleyerek yalıyı almaktan vazgeçirmiş. Ama dedikodu zamanla kontrolden çıkarak tüm İstanbul'a yayılmış ve Yalıyı herkes "Yılanlı Yalı" olarak anmaya başlamış.

KONT OSTROROG YALISI

KONS OSTROROG YALISI KİMİN
KONS OSTROROG YALISI KİMİN

Kandilli'deki Kont Ostrorog Yalısı ismini,  Osmanlı İmparatorluğuna uzun yıllar danışmanlık yapmış olan Polonya doğumlu Leon Ostrorog'dan alıyor. 1904'te Kont Ostrorog'un yalıyı satın alması ile beraber Kont Ostrorog Yalısı olarak anılmaya başlanmış. Ostrorog, Galata Bankerlerinden Lorando ailesinin kızı Jeanne ile evlenince, yalıları da İstanbul'un en sosyetik mekanlarından biri haline gelmiş. Yalının ünlü misafirleri arasında Pierre Loti de bulunuyor.

200o yılında Rahmi Koç tarafından satın alınan Yalının çalışma odasında Kont'un kişisel eşyalarının yanı sıra Rahmi Koç'un özel koleksiyonlarından oluşan bir bölüm bulunuyor.

Yalı'nın değeri 105 milyon dolar.....

YUSUF ZİYA PAŞA YALISI ( PERİLİ KÖŞK)

Belki de Boğaz'ın en ilginç hikayesine sahip yalı Yusuf Ziya Paşa Yalısı, nam-ı diğer "Perili Köşk". Yalının yapımı Osmanlı'nın en karışık dönemi olan 1910'lu yıllarda başlamış. O dönemin Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın Başyaveri olarak görev yapan Yusuf Ziya Paşa, her şeye rağmen kendisi ve çok sevdiği eşi için boğazda bir yalı yaptırmaya karar vermiş. 1914 yılında 1. dünya savaşının başlamasıyla beraber Yalının yapımında görev alan askerler savaşa çağırılınca yapım çalışmaları durmuş. Bunun üzerine aynı zamanda bir tüccar olan Yusuf Ziya Paşa'nın gemileri de üst üste batınca, aile iflasın eşiğine gelmiş.

Burada hikaye ikiye ayrılıyor

1. Versiyon: Maddi sıkıntılar nedeniyle Paşa Mısır'a geri dönmek zorunda kalmış fakat ailesini yalıya taşınmış. Aile Yalının tamamlanan son katında yaşamış. Issız ve yarım kalan köşk perili köşk olarak anılmaya başlanmış. Paşa'nın ailesi de zamanla katları kiralayarak geçimini sağlamış.

Yusuf Ziya Paşa da Mısır'a gittikten sonra vefat etmiş. Vasiyeti gereği yalının kulesinin en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürülmüş ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapılmış.

2. Versiyon: Maddi sıkıntılar içindeki Paşa, yarım kalmış da olsa ailesiyle beraber Yalı'ya taşınmış. İkinci eşi Nebiye Hanım ve Nebiye Hanımın ilk eşinden olan 3 kızı ile birlikte, vefat ettiği tarih olan 1926 yılına kadar köşkte yaşamış. Paşanın ölümünden sonra aile 1993 yılına kadar köşkte oturmuş, birinci katında ise kiracıları yaşamış. Yarım kalan inşaat nedeniyle tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina çevrede "Perili Köşk" diye anılmaya başlanmış

Hikayeler 1993 yılında birleşiyor. 1993 yılında Yalı, müteahhit Basri Erdoğan'a satılıyor. Binanın restorasyon çalışmaları sırasında da çılgın olaylar patlak veriyor. İşçilerin rivayetine göre evde sürekli piyano sesleri yankılanıyor ve bazıları aynalarda Nebiye Hanım'ı gördüklerini iddia ediyor.

Yalıyı son olarak Borusan Holding 2007 yılında kiralanmış ve şu an müze olarak kullanılıyor.

ŞEHZADE BURHANETTİN EFENDİ YALISI (ERBİLGİN YALISI)

ŞEHZADE BURHANETTİN EFENDİ YALISI
ŞEHZADE BURHANETTİN EFENDİ YALISI

Dünyanın en pahalı 4.  evi olarak bilinen ve değeri 100 milyon Euronun üzerinde olan yalı adını II. Abdülhamid’in oğlu Burhaneddin Efendi'den alıyor. Neo Barok tarzındaki yapıyı Şehzade Burhanettin satın alınca içerisini adeta bir saraya benzeyecek şekilde dekore ettirmiş.

1924’de halifelik kaldırılıp hanedan şehzade yurt dışına sürgün edilmeden 1 yıl önce yalıyı Mısırlı Ahmet İhsan Bey'e satmış ve yalı "Mısırlı Yalısı" olarak anılmaya başlanmış. Ahmet İhsan Bey’in 1946’da ölümü üzerine de mirasçıları yalıyı Erbilgin ailesine satmış ve yalının ismi bu sefer "Erbilgin Yalısı" olarak değiştirilmiştir. Yeniköydeki ikonik yalı son olarak Katar Kraliçesi Anoud'un isteği ile 100 milyon Euro karşılığında satılmış.

Boğaz'ın en pahalı yalısında Balo salonu, yüzme havuzu, Türk hamamı, kayıkhaneler, çamaşırhaneler, dev bir mutfak, altın kaplama musluklar, banyolar ve nadir ağaçlarla dolu bahçe bulunuyor. Yalı aynı zamanda Kıbrıslı ve Hıdiv Yalılarından sonra en uzun boğaz rıhtımlarından birine sahip.

KIBRISLI YALISI

64 metrelik rıhtımla boğazın en geniş cepheli ikinci yalısı unvanını alan Kıbrıslı Yalısı 18. yüzyılda inşa edilmiş. Bilinen ilk sahibi 1. Abdülhamit'in sadrazamlarından biri olan İzzet Mehmet Paşa. Yalı daha sonra Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa tarafından 1840’da satın alınmış.

Adeta bir sarayı andıran genişliğe sahip yalıda toplam 21 oda var. Büyüklüğü ile göz dolduran yalı Pierre Loti, Yahya Kemal, Irak Kralı Faysal ve Fransız Kraliçesi Eugine gibi ünlü isimleri ağırlamış.

Geçtiğimiz yıllarda miras kavgaları ile gündeme gelen yalıda şimdi birden fazla aile yaşıyor.

ZEKİ PAŞA YALISI

zeki paşa yalısı
zeki paşa yalısı

Baltalimanı'nda yer alan ve başka hiçbir yalıya benzemeyen bu yalı adeta bir Şatoyu andırıyor. Adını  2. Abdülhamit döneminde tophane müşirliği ve askeri mektepler nazırlığı yapmış olan Zeki Paşa'dan alan Yalının mimarı Alexandre Vallaury. Zeki Paşa'dan sonra Yalıda bir aşk evliliği yapan son Osmanlı Sultanı Vahdettin'in güzelliği ile ünlü kızı Sabiha Sultan ile son Halife Mecit Efendi'nin oğlu Ömer Faruk Efendi yaşamışlar. Büyük kızları Neslişah Sultan da bu yalıda dünyaya gelmiş. Ömer Faruk Efendi sürgün edilene kadar bu yalıda yaşamış.

Yalının bugünkü sahipleri Baştimar ailesi 2011'den bu yana Yalıyı satmak için uygun alıcısını bekliyor.

Uluslararası Sotheby's firması aracılığı ile satışı gerçekleştirilecek olan  ve 115 milyon dolar fiyat biçilen Yalı, dünyanın en pahalı gayrimenkullerinden biri olarak gösteriliyor.

DÜNYAYI UCUZA GEZMENİN 10 YOLU
travel-world-for-free-1.jpg

"Dünyayı gezmek istiyorum ama param yok ! " "Sen bu kadar gezecek parayı nereden buluyorsun"

Toplumumuzda sık sık duyduğumuz artık kemikleşmiş cümleler. Herkes gezmek isityor ve gezenlere imreniyor ama bunun ufak çapta bir servet gerektiğine inanıyor. Yurtdışına gitmenin en büyük maliyeti malesef ki uçak bileti, o kısmı birikimlerinizle halletikten sonra gezinizin kalanını ucuza getirmenin artık sayısız yolu var. İşte dünyayı ucuza gezmenin yolları ndan birkaçı...

1-) WWOOF (World Wide Opportunities on Organic Farms)

wwooff 1
wwooff 1

WWOOF dünyanın dörtbir yanına yayılmış bir organik çiftlikler ağı. Bu sisteminde, günlük 4-6 iş saati çalışma karşılığında çiftlik sahibi size kalacak yer ve yiyecek yemek veriyor. Hawai'den Bali'ye bu sisteme üye o kadar inanılmaz çiftlikler var ki kendinizi bir tablonun içinde gibi hissediyorsunuz. Bu sistemin başka bir artısı da yerel kültürü yakından tanıma fırsatı bulmanız.

Sanıldığının aksine bu çiftliklerde çalışmayı denyimlemek için illa aylarınızı vermeniz gerekmiyor. Kalış gününüz 2 gün de olabilir birkaç ay da. Tek yapmanız gereken başlıktaki web sitesine kayıt yaptırmanız, hayallerinizin çiftliğini bulduktan sonra çiftlik sahibiliyle iletişime geçmeniz.

2-) HOUSESITTING

house-sit-architecture-491x321
house-sit-architecture-491x321

Ulaşımdan sonraki en büyük masraf  malesef konaklama giderleri. Bu masraftan kurtulmanın yollarından bir tanesi de "housesitting" türkçesi ile de başka birisinin evine göz kulak olma hizmeti. Yapmanız gereken ev sahibinin profilde belirttiği köpeklere bak, çiçekleri sula gibi günlük işlerle ilgilenmek. TrustedHousesitters bu konuda yaygın kullanılan sitelerden bir tanesi. İnsanlar bu site üzerinden en güzel evi kapmak için birbirleri ile yarışıyorlar. Eğer siz de konaklamanızı bu yolla bedavaya getirmek istiyorsanız, profilinizi oluşturmak için bu linkten faydalanabilirsiniz.

3-) COUCHSURFING

couchsurfing
couchsurfing

Otel masraflarından kurtulmanın bir başka yolu da Couchsurfing ve GlobalFreeloaders gibi siteler üzerinden kalacak yer bulmak. Artık couchsurfing dünya üzerinde geniş bir kitleye yayılmış durumda ve birçok yerde kalacak yer bulma sıkıntısı çekmiyorsunuz. Evinde misafir edenler de misafirler de karşı tarafa yorum bırakabildiği ve bu özellik çok aktif kullanıldığı için %99 güvenlik sıkıntısı yaşanmıyor.

Bu sitelerin en güzel özelliklerinden bir tanesi de seyahat etmeyi seven, aynı zevkleri paylaşan kişileri biraraya getirmesi. Aynı zamanda websitesinin forum kısmında da gideceğiniz yerdeki ufak tefek  iş imkanları ve yerel etkinliklere yönelik bilgiler bulabilirsiniz.

4-)BEDAVAYA ARABA?

car relocation
car relocation

Yurtdışında araba kiralama şirketlerinin kullandığı arabaların nakliyesinde kullandığı bu sistem tam da hepimizin ihtiyacı olan şey ! Bu sistemde arabanızı Autodriveaway , motorhome experts , Spaceshiprentals , Autologistik gibi siteler aracılığı ile bir yerden bir yere taşınması gereken arabaları bulabiliyor, gönüllü olarak merkez istasyonlara taşıyabiliyorsunuz. Birçok şirket benzin parasını da ödemeyi teklif ediyor.

Daha ne olsun :D

5-) ÜLKE TANITIM PROGRAMLARINA KATILIN

heritage2014-1-575x405.jpg

Birçok farklı ülke kültürünü tanıtmak, toplumlararası diyaloğu artırmak amacıyla kültürel programlar düzenliyor. Bu programlar genelde yolculuk masraflarından kalacak yere kadar birçok masrafınızı karşılıyor.

Kulağınıza çok olası gelmemiş gibi olabilir ama örneğin ben ITEC programı ile Hindistan'a, ABD'nin yürürlükten kaldırılan bir programı ile ABD'ye gitme imkanı buldum.

Bu tarz programları bulmaktaki en büyük yardımcınız araştırmacı ruhunuz :) Genellikle ülkelerin büyükelçilik sayfalarında bu programlar yayınlanıyor. Buna ek olarak Salto-YouthEuromed gibi bölgesel programları da sürekli kontrol etmenizde fayda var.

Spesifik sitelerin yanı sıra tüm konferans ve programlar hakkında bilgi veren Inomics i de takip edebilirsiniz.

6-) YETENEKLERİNİZİ KULLANIN 

workaway
workaway

Workaway ,AdventureWork , HelpX  gibi sitelerde özellikle belli bir becerisi olan kişilere yönelik geçici iş imkanları bulabilirsiniz. Örneğin profesyonel sporcu, pilates ve yoga eğitmeni, turizm profesyonelleri ve kamplar için aktivite liderleri yoğun talep gören alanlar arasında. Siz de yurtdışındayken vaktiniz varsa saatlik ücret karşılığında çalışabilir ve ekstra gelir elde edebilirsiniz.

7-) İNGİLİZCE ÖĞRETİN

jet japan english teaching
jet japan english teaching

İngilizce öğretmek seyahat ederken hem gelir elde etmek hem de konaklama masrafından kurtulmak için en iyi yollardan bir tanesi. Dünyanın neredeyse her yerinde farklı organizasyonlar farklı ülkelerden geçieci ingilizce öğretmenleri arıyor.

İngilizce benim gibi ikinci dilinizse, endişelenmeyin bu fırsattan siz de faydalanabilirsiniz. Bunun için TEFL (Teaching English as a Foreign Language) ya da  TESOL (Teaching English to Speakers of Other Languages) sertifikası almanız gerekiyor. Bu sertifikayı almak için önce bir kayıt parası ödedikten sonra online sınıflara katılmanız gerekiyor.

Bu sertifikayı aldıktan sonra haritadan kendinize yer seçebilirsiniz :) Yerinizi seçerken CIEE Teach Abroad gibi Asya, Avrupa ve Latin Amerika'da hizmet veren sitelerden faydalanabilirsiniz. Buna ek olarak çok tercih edilen başka bir program da  Japonya'da .  Bu program öğretmenlere yönelik geliştirdiği kültürel programlar ve geziler sayesinde çok tercih ediliyor.

8-) HOSTELLERDE ÇALIŞIN 

Özellikle Yurtdışında çok yaygın olan bu sistemde kalmak istedğiniz hostel ile iletişime geçmeniz gerekiyor. Gitmek istediğiniz hostel  ile en az 1 ay öncesinden iletişime geçerek konaklama karşılığında çalışmak istediğinizi söyleyemeniz konaklamanızı bedavaya getirmenize yardımcı olabilir. Yalnızca yüksek sezonda gitmek istiyorsanız bu yazışma sürecini 2-3 ay önceden başlatmanızda fayda var.

9-)ARABA PAYLAŞIN

Artık Türkiye'de de oldukça popüler olmaya başlayan bu yöntem yurtdışında da oldukça yaygın. Tek yapmanız gereken BlaBla CarGocarshare gibi siteler aracılığı ile sizinle aynı yöne giden bir araba bulmak ve benzin parasını arabadakilerle paylaşmak. Bu yöntem arabasına bineceğiniz kişi ile daha önceden iletişime geçebildiğiniz için daha güvenilir.

10-) EVİNİZİ DEĞİŞ TOKUŞ EDİN

Dünya üzerindeki 165 ülkede 60 bin üzerinde ev ile hizmet veren bu sistemle evinizi evinde kalmak istediğiniz kişi ile değiş tokuş ediyorsunuz. HomeExchange bu konuda yaygın kullanılan sitelerden bir tanesi. Tam da bu konu üzerine çekilmiş Tatil isimli bir film var, kafanızda sistemi oturtmak için izlemenizi tavsiye ederim.

---------------

Konaklama masraflarından kurtuldunuz, ulaşımı bedavaya getirdiniz ya da ücreti paylaştınız belki yiyecek içeçekleriniz bile çalıştığınız yer tarafından karşılanıyor ... E daha ne olsun geriye kaldı sadece uçak bileti ve ufak bir harçlık için para biriktirmek...

Sizin seyahatlerinizi ucuza getirme sırlarınız neler ??

ADANA'DA KEBAP DIŞINDA NE YENİR, NE İÇİLİR
ADANA-YEME-İÇME-REHBERİ.jpg

Adana Kebabı ... Adana'nın hatta belki de Türkiye'nin en önemli yemeklerinden biri... Ama Adana'da birkaç gün geçirdikten ve Adana kebabını değişik lokasyonlarda denedikten sonra kebapta zirveyi yaşadım artık yeni şeyler denemek istiyorum diyorsanız Adananın meşhur yemekleri de en az adana kebabi kadar sizi büyülemeye aday... Kebapsız bir gün geçirmek ve Adana mutfağının daha değişik yönlerini tanımak istiyorsanız aşağıdaki rehberi takip edin :)

ADANA KAHVALTI MEKANLARI

Kazım Büfe Adana: Burası Hürriyet’in “Türkiye’nin en iyi 10 Büfesi” listesine 8. sıradan giriş yapmış kendine özgü lezzetleri olan orijinal bir mekan. Mekan derken oturacak bir yer falan yok. Sadece siparişinizi verip, atıştırıp yolunuza devam ediyorsunuz.

Bu mekanın en ünlü ürünü Muzlu süt. Sırf merakımdan gidip denedim. Sonuçta bir süt neden bu kadar meşhur olabilir derken cevabımı aldım. Bu süt Adana’nın köylerinden geliyor ve oldukça yağlı bir yapısı var. İçine dondurulmuş buz atıyorlar ve tırrrrt. Tadı mükemmel ! Milkshake e benziyor ama milyon kat daha lezzetlisi !

 

Birbiçerler: Ciğer Aşkına! Ben buraya öğle yemeğinde gittim ama Ciğer Adana’da kahvaltılık bir olay olduğundan insanlar asıl sabah akın edermiş buraya. Ciğer o kadar lezzetliydi ki ben hayatımda bu kadar lezzetlisini 10 katı para verip Michelin yıldızlı restoranlarda çalışmış bir şefin restoranında yemiştim.

birbiçerler ciğer.jpg

Sabah 6’dan akşam 12’ye kadar burada 300 kg ciğer pişiyormuş ! Bence herkesin bu 300 kg’dan payına düşeni alması için var gücüyle savaşması lazım. Savaşı kazanırsanız ciğerler hoop lavaş üzerine , onun üzerine de bol sumaklı kebap salatası, kimyon ve kırmızı biber...

“Kendimi şanslı hissediyorum” diyorsanız mekan sahibine “Ayı Payı” var mı diye sorun. Ayı payı, küşleme ye benzeyen bir et. 1 Hayvandan 1 Porsiyon çıkıyormuş. Ben yiyemedim , siz yediyseniz bana anlatın nasılmış :)

ÖĞLE VE AKŞAM YEMEKLERİ 

İster Kazım Büfede sütünüzü içmiş ve güne hafif başlamış olun, isterseniz birbiçerde ciğerin dibini görmüş olun gününüze aşağıdaki lezzetleri denemeden devam etmeyin...

adana sıkma
adana sıkma

Adana Sıkması: Gözlemeye çok benzeyen Adana Sıkması peynirli yeşil soğanlı bol maydanozlu zengin bir içle hazırlanıyor. En yakın arkadaşı yayık ayranı :)

analı kızlı
analı kızlı

Analı Kızlı Çorba: Ekşili, düşününce bile ağızları sulandıran bir yemek. Her porsiyonda 2-3 tane minik içli köfteler (Anneler) ve göz alabildiğine küçük bulgur topları ( Kızları) var. Bence kebap kadar ünü hak eden bir yemek. Ama her yerde bulmak o kadar da kolay değil, daha ziyade evlerde yapılan Adanalı tanıdık kontenjanından yiyebileceğiniz bir yemek. Ben Saraylı Ev Yemekleri” diye bir mekanda buldum ve gayet başarılıydı.

Adana Sarımsaklı Köfte ( Fellah) : İnce ve tercihen esmer bulgur ile yapılan bu köfteler bol sarımsaklı sosta pişiriliyor. Restoranlarda kebapçılarda bulmak çok zor ama şansınızı ev yemekleri yapan restoranlarda denmenizi tavsiye ederim.

Adana Usulü İçli Köfte: Bu içli köftenin daha doğuda yapılan içli köftelerden farkı haşlanarak yapılması, ince uzun değil yuvarlak olması ve hamurunun da pembemsi olması. Bu içli köfte biraz daha hafif ve lezzet olarak bana daha fazla hitap ediyor. Gerçek Adanalılar bu içli köfteyi limonlu, bol sarımsaklı ve maydanozlu bir sosla yiyorlar.

Pastırmalı Humus : Adana’da humus güveçte ve pastırmayla tekrardan pişirilerek servis ediliyor. Bence bu ara sıcak tek başına bir ziyafet niteliğinde... Adanalılara göre bu ara sıcak en güzel Elem Restoranda yapılıyor.

Mumlu Balık Yumurtası (Batarka ya da Karataş Havyarı): Batarka Adananın Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin seçme kefallerinden elde edilen bir meze. Kefallerin yumurtaları hasat edildikten sonra arındırılıyor kurutuluyor ve yoğuruluyor. Son şeklini aldıktan sonra da koruma amaçlı balmumu ile kaplanıyor.

Tadı muazzam, tam bir gurme tadım ürünü diyebilirim. Ben bu yemeği Adanalı bir arkadaşım sayesinde tatma fırsatı buldum. Zannediyorum siz de Karataş ilçesindeki balık lokantalarında bulabilirsiniz.

GECE YARISI EXPRESİ

Bu yemekleri gün ışığının bol olduğu saatlerde bulmanız çok zor ! Adanalılar sohbet ve muhabbetten sonra geceye son noktayı koymak için en çok aşağıdaki 2 yemeği tercih ediyor.

Şırdan yemeği : Adana’nın en enteresan yemeklerini başında bence şırdan geliyor. Şırdan aslında koyunun 4 midesinden birine verilen isim.

şırdan adana.jpg

Bu kısım işkembenin de içinde kalan aslında çok daha hijyenik bir bölüm ama görüntü biraz çılgın :) Şırdan Nasıl Yapılır derseniz, kısaca midenin içine baharatlı pirincin doldurulup ağzı dikildikten sonra 1 saat pişirilmesi ile bu lezzete ulaşılıyor. Bol limon, kimyon ve pulbibersiz denemeyin.

Çürük: Çürük Çorbası kellenin yanak kısmındaki siyah etlerle yapılıyor. Bu Adana’ya özgü bir sakatat çorbası, kahvaltıda da çok tercih ediliyor.

Çürük: Çürük Çorbası kellenin yanak kısmındaki siyah etlerle yapılıyor. Bu Adana’ya özgü bir sakatat çorbası, kahvaltıda da çok tercih ediliyor.

BONUS BONUS BONUS (Sadece sıcak yaz günlerinde...)

Bici Bici : Sadece Adana ve Çevresinde bulabileceğiniz bu güzellik, bici bici denilen muhallebinin üstüne kar, gülsuyu, kızılcık şerbeti ve pudra şekeri eklenmesiyle yapılıyor. Mayıs-Ekim arasında adım başı sokak satıcılarında bulabilirsiniz .

2016 ALTERNATİF YILBAŞI ROTALARI
PicMonkey-Collage.jpg

Bu yıl, yılbaşında yurtdışı planları yapmak açısından oldukça elverişli bir yıl ! Zira 7 yılda bir başımıza gelen Cuma’nın yılın ilk gününe denk gelme olayı 2016 yılbaşı na denk geliyor. Plan yapmaya başlayıp da, turları seçenekleri incelediğimde hep aynı şeyleri gördüm; Londra, Roma, Paris ya da bütçeniz biraz daha yüksek ve zamanınız biraz daha fazla ise New York !

Siz zaten bu şehirlere gittiyseniz ya da yılbaşını bambaşka kutlayan yeni destinasyonlar arayışındaysanız bu yazı tam size göre !

İşte Alternatif 5 Yılbaşı Rotası !

1-Edinburgh, İskoçya

hogmanay
hogmanay

İskoçya’da yılbaşı Hogmanay adı verilen 3 gün 3 gecelik bir partiyle kutlanıyor. Dünyanın en uzun en eğlenceli yılbaşı kutlaması olduğu test edilmiş ve onaylanmış durumda ! Aslında bir sokak partisi olan bu organizasyon için merkezi yerlerde şehrin sokakları trafiğe kapatılıyor ve vikiglerin torunları 30 Aralıktan itibaren ellerinde meşaleleriyle sokakta bir nevi fener alayı yürüyüşü yapıyorlar ve festival böylece başlamış sayılıyor. Hogmanay doruk noktasına ise, 31 Aralıkta saatler 12 yi gösterdiğinde bütün İskoçların hep bir ağızdan halk şarkıları olan “Auld Lang Syne” i (eski zamanlar??) söylemesiyle ulaşıyor. Dayanacak gününüz varsa, partinin ertesi gün de devam ettiği elimize ulaşan bilgiler arasında :)

Kısaca özetlemek gerekirse; açık hava konserleri, sokak gösterileri, gayda sesleri, İskoçya’nın çılgın insanları size unutamayacağınız ve eşi benzerine rastlanmayacak bir yılbaşı yaşatmaya aday !

2-) Lapland, Finlandiya

lapland santa claus village
lapland santa claus village

Uzun partiler, şaşalı kutlamalar size göre değilse ve bu yılbaşında ana amacınız bir tatlı huzur ve biraz da macera ise Lapland tam size göre ! Lapland’de cam iglolarda, geleneksel ahşap kulübelerde ya da buz otelde konaklayabilir unutamayacağınız anılar edinebilirsiniz. Buna doğanın havai fişekleri sayılan kuzey ışıklarını görmek, geyiklerin ya da husky lerin çektiği kızaklarla turlamak da dahil !

Özellikle çocuklarla seyahat ediyorsanız, Lapland’in başkenti sayılan Rovaniemi şehrine 15 dakika uzaklıkta bulunan Noel Baba Köyünü ziyaret edebilir hatta konaklayabilirsiniz.  

3- Madrid, İspanya

madrid new years eve
madrid new years eve

Eski yılın stresini saatlerce süren inanılmaz ziyafet sofraları ve sonrasında meşhur sokak partilerinde atmak istiyorsanız elinizdeki en iyi seçenek Madrid!

Madrid’te yeni yıl kutlamaları Noche Vieja denilen özel yışbaşı yemeği ile başlıyor ve daha sonrasında herkes kendini Madrid’in ana meydanı olan Puerta Del Sol’a atıyor. Meydandaki eski saat 12’yi gösterip gong çalmaya başladığında ise herkes 12 gong sesi ile senkronize 12 adet üzüm yemeye çalışıyor. İspanyollara göre bu görevi başarırsanız yeni yılda 12 bereketli ay yaşama şansına kavuşuyorsunuz. 

4-) Berlin, Almanya

berlin new years eve
berlin new years eve

Dünyanın kabul ettiği üzere Berlin görüp görebileceğiniz en sıkı parti şehri. Yılbaşında ise parti her zamankinden daha fazla alevleniyor diyebiliriz !

Brandenburg kapısından başlayan ve “Party Mille” olarak anılan yolda yılbaşı, konserler, sokak gösterileri ve ışık şovları ile kutlanıyor. Almanlar asıl partiye dünyaca ünlü Berghain gibi gece kulüplerinde devam ediyor... Berghain’e girmeyi başarabilirseniz harika bir plan ! 

Ben bir gece klübü kapısında içeri girip giremeyeceğimi bile bilmeden yılbaşı gecesi 1 saat bekleyemem diyorsanız, bütün bu dramayı es geçip ewerk, umspannwerk gibi mekanlarda da eğlenceye doyabilirsiniz. Detaylar için  www.berlin.de/en/events/party/ 

5-) Reykjavik, Iceland

Reykjavik new years eve
Reykjavik new years eve

İzlanda yılın her mevsiminde ilginç ötesi bir ülke ! Ama İzlandalılara göre ülkelerini ziyaret etmek için en iyi zaman yılbaşı zamanı !

İzlandalıların, yılbaşı akşamı eski eşyalarını bir kamp ateşi oluşturup yakarak eski ve kötü enerjilerden kurtulmak gibi bir gelenekleri var. Haliyle yılbaşı gecesi birçok yerde yakılmış devasa kamp ateşleri görüyorsunuz. İnsanlar bu ateşlerin etrafına toplanıp eski şarkılarını söylüyorlar. Saatler gece yarısını gösterdiğinde ise gökyüzünü sayısız havai fişekler kaplıyor. Buradaki enteresan detay ise havai fişekleri aslında İzlandalıların, İzlanda Arama ve Kurtarma Derneğine katkı için kendi cezplerinden alıyor olmaları !

Bütün bunlar olurken, gökyüzünün diğer bir tarafında ise kuzey ışıklarını görmeniz kuvvetle muhtemel !

Yeni yıla girdikten sonra da parti sokaklarda ya da gece kulüplerinde sabahlara kadar devam ediyor. Yılın o zamanı İzlanda’da güneşin 11.30’da doğduğu da aklınızda bulunsun !

EğlentravelingladyComment
SZİGET FESTİVALİ: GİTMELİ Mİ GİTMEMELİ Mİ?
sziget2.jpg

Ben de 2015 yılı Szigetzen’lerinden biriydim. Hem de ne Szigetzen! 7 gün çadırlı, şehir konaklamasız falan ! Bu nedenle keşke daha önce okumuş olsaydım diye düşüneceğim tarzda bir yazı yazmaya karar verdim. Gerçek şu ki, Uzun yıllardır hayallerimi süsleyen bu festival kimi zaman cennetim kimi zaman cehennemim oldu.

O nedenle bu yazıyı gençler benim düştüğüm hatalara düşmesin, benim eğlendiğimden de fazla eğlenebilsin diye yazıyorum. Dikkat Dikkat !

 GİTMELİ !

  • Öncelikle, neredeyse her yıl Sziget Lineup Türk müzikseverlerin o yıl en çok dinlediği sanatçılar arasından seçiliyor gibi. Ana sahne içinizi çok açmadıysa yan sahnelerde sayısız hoşunuza gidebilecek mini konserler veriliyor gün boyunca.
  • Sziget festival biletleri, popülerlik açısından kendisinden bir gömlek üstün Glastonbury’e göre baya ucuz. (Glastonbury 350 euro-5 günlük bilet, Sziget 229 euro-7 günlük bilet)
  • Sziget Festivali’nin Avrupa’nın en güzel başkentlerinden biri olan Budapeşte’nin ortasından geçen Tuna Nehri üzerindeki şahane Obudai adasında yapıldığından bahsetmişmiydim? Şehir merkezine çok yakın olmasına rağmen, şehirden uzak bir tatil adası taklidi yapan Obudai’ye ben bayıldım.
  • Her şey bir yana, geliştirdikleri Sziget app gerçekten çok başarılı ! Festival 1 ay öncesinden festivalin en ünlüsünden en mütevazisine sanatçılar ve diğer alanlarda yapılacak aktiviteler konusunda detaylı bilgi çok rahatlıkla buradan alınabilir. Üstelik offline da çalışıyor, daha ne olsun!
  • Festivalde birbirinden farklı ve eğlenceli birçok sahne olmasının yanı sıra, vakit geçirebileceğiniz bir dolu başka alan var. Bunlardan bazıları:

Hungaricum Village

Sziget Plajı

Before I die Duvarı

Skybar

Her Büyük Konser öncesi verilen temalı partiler

ArtZone

Afrikan Village

I-Ching Çadırı

Luminarium

Ve daha onlarcası....

GİTMEMELİ ?

Öncelikle kesinlikle zorluklar sizi yıldırmasın. Mutlaka bir yolunu bulup bu festivale gidin, aksini savunmam söz konusu bile olamaz ! Ama gidecekseniz aşağıdaki uyarılarıma kulak verin derim

  • Sziget VIP alanı dışındaki çadırlarda kalacaksanız ve 7 günlük pass aldıysanız sakın ola 7 gün boyunca çadırda kalabileceğiniz fikrine kapılmayın ! (Daha önce hiç çadırda kalmamış iseniz tabi) Evet, diğer özel çadır alanları da dahil ! Bir kere konserler ve adada gün boyu yapılabilecek onlarca aktivite sırasında öyle yorulacaksınız ki mutlaka 1-2 gün de olsa gerçek yatakta dinlenmeye, gerçek banyoda duş almaya ihtiyacınız olacak. Öbür türlü Ellie Gouding konserinde uyuklarsınız benden söylemesi!
  • Tuvalet – banyo konusunda normal insani standartları arayan biriyseniz alternative-siesta gibi kamp alanlarından bir tanesinde konaklamayı tercih edin.
  • Festival alanında yeme-içe sıkıntısı uzun kuyruklar gibi sıkıntılar yok. Ama fast food ötesine geçme imkanınız pek yok. O nedenle hassas bir bünyeniz varsa arada şehir merkezine gidip sağlıklı yemek yiyin :)
  • Bütün festival alanını dolaşacağım, bütün aktivitelere katılacağım çılgınlığına sakın yenik düşmeyin !
  • Şarj alanları var ama sanırım adada yetersiz kalan tek yer orası ! Her zaman önünde upuzun kuyruklar oluşuyor. Bu nedenle taşınabilir sarj cihazı hayat kurtarıcınız olacak haberiniz olsun! Bir de festival alanında satılan daha portatif kart şeklinde sarj cihazları var. İşte onları sakın almayın! Çünkü 5 dk içinde bozuluyor ve paranızı da geri vermiyorlar !
  • Yine bir sakın.... Sakın rahat olur umuduyla en yeni en pahalı spor ayakkabınızı festivale getirip mundar etmeyin ! Low-key burada anahtar kelime !
  • Festivalden T-shirt, hediyelik gibi eşyalar alacaksanız bu işi son güne bırakırsanız en pahalı ve en dipte kalmış ürünlerle evinize dönmek zorunda kalırsınız :/
  • Heh, en önemlisi ! FestiPay Card. Festival alanında alışverişler bu kart ile yapılıyor. Parayı karta yükleyip festival boyunca kullanıyorsunuz. İşte o kartın arkasındaki seri kodunun ne olur ne olmaz bir fotosunu çekin. Çünkü şayet kart kayıp olursa, seri numarasını bilmiyorsanız hiçbir hak iddia edemiyorsunuz!,

Yukarıda saydıklarım genelde benim yaptığım hatalardan oluşan bir liste. Ama tecrübeye inanın, ben galiba yapılabilecek hataların büyük bir kısmını yaptım :P

 

 

RODOS'TA BİR HAFTASONU
IMG_2806.jpg

Küçüklüğümden beri hep aklımın köşesinde şu resimlerde gördüğümüz kartpostal gibi görünen Yunan Adalarına gitmek vardı. Bir cuma günü ani bir kararla Fethiye’den kalkan feribotlara binip Haftasonu için Rodos’a gitmeye karar verdim. 2 gün 1 gece Rodos gibi büyük bir ada için tabiki yeterli değil Ama ben yine de deneyebildiğim kadar çok şey denemeye çalıştım. İşte 2 günlük Rodos Tatilim...

CUMARTESİ

09:00-10:30 FETHİYE-RODOS FERİBOTU

Fethiye’den Rodos’a giden feribot Marmaris’ten kalkanlara göre baya ufak ama sağım solum neresi Türkiye neresi Yunanistan diye bakınmalarım bile bitmeden çok kısa bir sürede Rodos’a vardık. Feribottan iner inmez karşımda araç kiralama şirketlerini görüyorum. Benim ilk hedefim hazır zamanım da daralmamışken Meşhur Lindos’u ve Lindos yolundaki koyları görmek olduğundan ilk gördüğüm yerden araç kiraladım. Otomatik vites bir araba için kiralama ücreti günlük 50 Euro.

12:00-14:00 ANTHONY QUINN KOYU

anthony quinn koyu rodos.jpg

Lindos’a giderken, yol üstündeki meşhur Anthony Quinn Koyu'nu da görmeden olmazdı. Dolayısıyla ben de direksiyonu tereddüt etmeden bu istikamete doğru kırdım. Arabayı park edip koya tepeden baktığımda “Gerçekten bu mu ? Bu mudur?” dedim. Antalya gibi sağdan soldan koş fışkıran bir şehirde yaşayan biri olarak bana çok özelliksiz bir yermiş gibi geldi. Ama buraya kadar gelmişken bari bir denize gireyim dedim. Evet denize girince bütün fikrim değişti. Bu koyu bu kadar meşhur yapan pazarlamanın yanı sıra ( Teşekkürler Guns of Navarone Filmi) muazzam denizaltı yaşamıymış. Şnorkelini takan biri bu boyda saatlerini harcayabilir ... Tek kelimeyle Rodos’ta denize girdiğim en keyifli yerdi.

14:00-15:00 MAVRİKOS RESTAURANT

mavrikos restaurant rodos.png

Lindos’a geldiğimde hiçbir şey yememiş olduğum gerçeğiyle yüzleştim ve hemen Lindos Köyü’nün meydanında yer alan ve hakkında çok şey okuduğum Mavrikos Restoran’da bir öğle yemeği molası verdim. Mavrikos’ta fiyatlar Rodos ortalamasına göre yüksek, garsonlar niye geldiniz havasında .... ama yemekler gerçekten orjinal. Ben Ahtapot kıymasından yapılmış bolonez soslu makarna yedim ☺ Oldukça lezzetliydi ama o fiyata o hizmet beni pek açmadı...

15:00-18:00 LİNDOS

lindos rodos.jpg

 

Tepesinde görkemli bir akropol olan bir dağın eteklerine kurulmuş bembeyaz bir köy düşünün... Dağın denizle buluştuğu yerde ise cennet koylar var. İşte Lindos böyle bir yer. Uzaktan manzara böyle; köyün içine girdiğinizde ise birbirinden renkli dükkanlarla süslenmiş bembeyaz bir labirente benzeyen sokaklar karşılıyor sizi.

lindos ev
lindos ev

Bütün bunlar çok güzel ama Lindos gezisinin bence olmasa olmazı Dağın tepesindeki akropole çıkıp manzarayı içine çekmek. Buraya gitmek için ise köyün içinden geçip o tepeyi tırmanmanız lazım.

Bütün bu eziyete katlananların ödülü ise muhteşem ege mavisi koylar, bembeyaz geleneksel yunan evlerinden oluşan harika bir manzara... Bir manzara için bu kadar acıya katlanamam diyorsanız, köyün girişindeki alpha bank tan eşek kiralama şansınız da var.

18:00-20:00 ST PAUL KOYU

Kaynak

Lindos un bembeyaz labirent sokaklarında dolaşmak bambaşka bir keyif, sırf bunun için bile buraya gelinebilir. Ama bu turdan sonra yapabileceğiniz en mantıklı şey kesinlikle St Paul Koyuna inmek ve bir akvaryum taklidi yapan bu koyda denizin tadını çıkarmak.

Burada denize girebileceğiniz iki kısım var, ikisinde de harika deniz ürünleri restoranları var. İlk bakışta salaş görünen bu işletmelerde yemek yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Deniz ürünleri bence harika; ambiyans da lezzetle yarış halinde gibi....

22:00-23:30 TAMAM RESTAURANT

İnternette hangi kaynağı araştırırsanız araştırın, rehberin bloğuna hepsinde Tamam Restoran tavsiyesini göreceksiniz. Genelde ben böyle yerlere hep temkinli yaklaşıyorum ama Tamam‘ı tesadüfen gördüğümde ve önünde sadece birkaç kişilik bir kuyruk olduğunu (!) gördüğümde şansımı denemek istedim.... Gerisi şiir... Deniz ürünleri, başlangıçlar, müesseseden ikram gelen tatlı... dondurulmuş meyvelerle servis edilen suları bile şahane...

tamam rest
tamam rest

Bana inanmıyorsanız Vedat Milor e inanın ☺

http://cadde.milliyet.com.tr/2013/09/27/YazarDetay/1768975/-tamam-lokantasi

23:30-01:00 OLD TOWN HİPOKRAT MEYDANI

Kaynak

Bütün günün yorgunluğundan sonra tek hayalim otele gidip uyumaktı. Ama otele gidebilmek için Old Town’da yer alan Hipokrat Meydanından geçmem gerekiyordu. Meydan’daki cümbüşü gördükten sonra gönlüm otel odasına kitlenmeye razı gelmedi. Meydanın ortasındaki çeşmenin etrafında birçok farklı kökenden turist, yunan müzikleri eşliğinde dev bir sokak partisine katılmış gibiydi.

PAZAR

10:00-11:00 KAHVEHANE MEVLANA 

Kaynak: Baya İyi 

Sabah kahvesi için, bence Rodos Old Town’ın en karakterli mekanlarından biri olan Kahvehane Mevlana’yı tercih ettim. Her bir eşyası yaklaşık 150-200 yaşında olan bu mekanın inanılmaz bir havası var. Sanki Osmanlı zamanındaki Rodos’u bu mekan hala yaşatıyor. Bence Rodos’ta ziyaret edilmesi gereken mekanların başında yer alıyor.

11:00-12:00 SÜLEYMANİYE CAMİ

 Kaynak

Avrupa Konseyinin Kültürel Miras konusundaki danışma kurulu Europa Nostra tarafından Onursal Nişan almaya layık görülen bu cami Türkiye’deki emsallerinden oldukça farklı. Bir Osmanlı Camisi bir Yunan Adasına en fazla ne kadar uyumlu inşa edilebilirse öyle yapılmış. Pembe duvarları, geniş avlusu, kapısındaki güneş saati tam seyirlik. Ben gittiğimde caminin içi ziyarete açık değildi ama bu muazzam yapıyı dışardan görmek, avlusunda oturmak bile yetti.

12:00-14:00 RODOS LİMANI

İkonik Rodos Limanını görmeden Rodos’tan ayrılmak içime sinmedi. Rodos’taki son tarihi turistik gezimi de buraya yapmaya kadar verdim. Daha önce internette gezerken eskiden Rodos limanı girişinde bulunan Helios Heykeli’nin temsili resmini görmüş ve çok etkilenmiştim.

Benim kadar etkilenen başka başka insanlar da olduğu için Helios Heykeli New York’ta yer alan Özgürlük Heykeli’ne ilham kaynağı olmuş. Heykel maalesef uzun ömürlü olmamış. Bugün Rodos Limanı girişindeki sağ ve sol sütunlarda erkek ve dişi geyik heykelleri tekneleri karşılıyor.

Kaynak

Limanı gezerken enteresan yat turları, günübirlik şnorkel ve dalış gezisi düzenleyen yerleri görüp bir ahh çektim. Gönül bir şnorkel turuna katılmak istedi tabi ☺ Her neyse bir sonraki gezimde ilk durağım burası olacak ☺

14:30-16:00 NİREAS RESTAURANT

nireas
nireas

Feribot kalkış saati yaklaşırken artık daha fazla sıkışıklık yaratmak ve kendimi yormak istemedim ve kendimi Yunan Mutfağının serin kollarına bıraktım. Bu sefer daha değişik lezzetler denemek istediğim için Simi usulü yemekler sunan Nireas’a gitmeye karar verdim. İlk olarak restoranın yeri çok güzel. Old Town’da, ortaçağ havasında ama turist kalabalıklarından uzak geniş ferah bir bahçe. Sırf bir şeyler içmek için bile gidilebilir. Ama ayıp buraya gelmişken menüdeki her şeyi yemek lazım ☺ Her şey imkansız tabi :/ dolayısıyla ben de sadece Greek Salata, Simi usulü karides ve güneşte kurutulmuş ahtapotu deneyebildim. Hepsi de çok güzeldi. Ahtapot yumuşacık ve lezzetliydi. Simi usulü karides ise kabuklarıyla pişirilmişti ve ege denizin en minik-en lezzetli karidesleriydi galiba. Nireas’tan çıkarken Rodos’taki son saatlerimi geçirmek için en doğru seçimi yaptığım için kendi kendimi tebrik ettim ☺

16:30-18:00 RODOS FETHİYE FERİBOTU

Sonuç? Yetmiyor... 2 gün kesinlikle yetmiyor. Ama 2 günlüğüne de olsa Rodos çok güzeldi. Rodos’un cennet koylarını görmek eski şehirdeki tarihi incelemek ve çevreyi gezmek için bence en az 4 gün lazım. Ama siz sakın 2 gün yetmez zaten deyip gitmemezlik yapmayın.

KAŞ YEME İÇME REHBERİ
kaşş.jpg

Kaş'ın küçük bir ilçe olmasına aldanmayın, yeme içme konusunda hem sayı hem de kalite olarak neredeyse Antalya merkez kadar çok seçeneğiniz var. Hatta, Antalya’da yaşayan biri olarak Kaş’ta yediğim yemeklerden bir tık daha fazla zevk aldığımı söyleyebilirim. Kaş’ta birçok farklı damak tadına hitap eden restoranlar var. Ev yemeklerinden, İtalyan mutfağına kadar birçok farklı seçeneğiniz var. Ama denizin bu kadar da yakınına gidip balık ve deniz ürünleri yemeden eve dönerseniz acımasızlık olur :)

İŞTE BALIK KONUSUNDA KAŞ’IN EN İYİLERİ:

NEREİD MEYHANESİ

Bu mutfakta o kadar benzersiz deniz ürünleri pişiyor ki, deniz ürünleriyle hiç aranız yoksa bile burada yenecek bir akşam yemeği bu fikrinizi sonsuza kadar değiştirebilir.

nereide
nereide

Mesela kılıç balığı pastırmalı paçanga böreği... Bence orijinal paçanga böreğinden kat be kat daha lezzetli. Bunun yanı sıra menüde rakı soslu levrek (LevRakı), tekila soslu çupra (TekiÇupra), lorlu balık, rokforlu karides, portakallı ahtapot, deniz mahsullü pazı sarma gibi merak uyandıran bir dolu seçeneği bulabilirsiniz.

nereid kaş.jpg

Hangisini yerseniz yiyin, pişman olacağınızı hiç zannetmiyorum. Başlangıç olarak saganaki peyniri söylemeyi de ihmal etmeyin.

RUHİ BEY MEYHANESİ 1949

Burası Kaş’ın en klasiklerinden. Kaş’ta kime hangi restorana gideyim diye sorsanız Ruhi Bey’e, peki ne yiyeyim derseniz sütte balık der. Tabi Kaş yerlilerinin bir bildiği var, sırf bu lezzeti denemek için bile Kaş’a gidilebilir.

ruhi bey meyhanesi
ruhi bey meyhanesi

Sütte balığın üstüne 1 sayfa yazı yazılır ama diğer lezzetlere haksızlık etmek istemiyorum... Burada yiyeceğiniz neredeyse bütün mezeler, balıklar çok lezzetli. Ama biraz farklı bir şeyler denemek istiyorum derseniz portakallı uskumru, avokadolu enginar ve biber turşulu elma, spesiyal erikli kabak, balık kokoreç ve ermeni usulü midye dolmayı tatmanızı tavsiye ederim.

Yalnız burada yer bulmak ayrı bir mesele. En azından bir gün önceden rezervasyon yaptırmanızı öneririm. Ayrıntılar için; http://www.ruhibeymeyhanesi.com/

 

KIRMIZI ET OLMADAN YAŞAYAMAM DİYENLER İÇİN:

ZAİKA

Zaika’ya girince kendinizi sanki İspanya’da bir Tapas Restoranına gelmiş gibi hissediyorsunuz. Tamam Kaş zaten şahane ama Zaika’nın ambiyansı bambaşka... Ambiyansta ne kadar İspanya havası varsa Yemeklerde de o kadar Lübnan havası var.  Zaika da Farsçada tat alma kuvveti anlamına geliyormuş.

zaika kaş.jpg

Benim Zaika’daki favorilerim tahinli patlıcan, lor acısı ve Zaika Kebap oldu.

Kısaca, burada lezzet dorukta ve fiyatlar da o kadar uçuk değil. 

 

RATATOILLE

Burası yemek yapmaya aşık bir şefin ellerinde büyümüş ün salmış bir bistro. Burada balık köfte gibi leziz deniz ürünleri de yiyebileceğiniz bir mekan ama ben özellikle etleriyle meşhur olduğu için burayı et kategorisine aldım.

ratatoille
ratatoille

Türkiye’de birçok et yiyebileceğiniz restorandan daha kaliteli bonfile steak yapıyorlar üstelik kalp krizi geçirtmeyen makul fiyatlara. Ek olarak tatlılardan brownie ve ismini aldığı ratatoille da muhteşem. Yemekleriyle olduğu kadar Kaş meydanına ve limanına hakim manzarasıyla da sayılı mekanlardan.

Tek bir kusuru var, servis biraz yavaş. Gördüğüm kadarıyla yemeğin kalitesine her şeyden çok önem veriyorlar bu nedenle diğer etkenleri biraz es geçmişler. 

 

ANNE KAHVALTISI İÇİN: Bİ LOKMA MAMAS KITCHEN

Kaş’ta annenizinki gibi bir kahvaltı etmek istiyorsanız Bi Lokma Mamas Kitchen doğru adres. Mantarlı anne böreği gerçekten dillere destan. Bir de Bi Lokma’nın Meis Ada’sı manzaralı bir terası var ki sırf onun için bile buraya gelinebilir.

kaş bi lokma mamas kitchen.jpg

Aslında buraya sırf kahvaltı mekanı demek büyük bir haksızlık olur. Günün her öğününde gidebileceğiniz samimi bir mekan burası, öğle ve akşam yemekleri de çok başarılı. Etli yaprak sarma, karışık meze tabağı, mantı ve diğer bütün yemekleri tam da anne yemeği gibi çok lezzetli. Yemeklerinin tabiatı gereği, oturup saatlerce keyif yapabileceğiniz bir yer değiş tabi orası ayrı.

Saatlerce yemek yemekten bıktığınızda alternatif güzel bir akşam yemeği mekanı olarak değerlendirilebilir.

DAHA DAHA ???

Yukarıda saydığım yerler bana göre Kaş'ın en zirve mekanları. Ama bunların yanı sıra müzikleri, servisi ve ambiyansıyla tek kelimeyle Kaş’ın en iyi restoranlarından olan Maya Garden Restaurant, Lagos Buğulaması ile aklınızı başınızdan alabilecek Mercan Restoran da yukarıdaki yerlere güzel bir alternatif olabilir. 

BULUTLARIN ARASINDAKİ ŞEHİR: ERZURUM
çifte-minareli1.jpg

New York Times’ın 2011’de gidilecek 41 yer listesinde yer alan Erzurum’a gidiş yolunda çok heyecanlıydım. Yurtdışı ziyaretçileri bakımından çok popüler olmayan Erzurum'un, New York Times gibi dünyaca ünlü bir gazetenin listesine girmesi heyecanımın ana nedenlerinden biriydi. Bu nedenle Erzurum gezime dersime iyi çalışarak gittim. EREZULÜM ?

Günümüzde kullanılan Erzurum ismi  sanılanın aksine Erzurum’a giden askerlerin çok eziyet çekmesi ile ortaya çıkan ere-zulüm hikâyesinden gelmemiş. Erzurum ismi tarihte Rumların verdiği Erzen isminden sonra Selçuklular tarafından “Arzan al-Rum” şeklinde dönüşüme uğramış ve zamanla Erzurum'a dönüşmüş.

ALEKSANDR PUŞKİN - ERZURUM YOLCULUĞU

puşkin erzurum yolculuğu.jpg

Erzurum şehir merkezinde ilk gözüme çarpan şey çeşmelerin çokluğu oldu. Ünlü Rus şair Aleksandr Puşkin’in “Erzurum Yolculuğu” eserinde de bahsettiği gibi Erzurum’da sanki her yandan kaynaklar fışkırıyor ve neredeyse her yerde su kemerleri karşınıza çıkıyor. Her köşede karşıma çıkan tarihi çeşmelerin çoğu çalışır durumda. Meraklısı için, Puşkin kitabında Erzurum kalesini, evlerini, eğri büğrü sokaklarını, bol sayıda bulunan çeşmelerini, mezarlıklarını çok güzel betimliyor. Bugünün Erzurum'unu, Puşkin’in 180 yıl önce anlattığı Erzurum Yolculuğu'nda bulabilirsiniz.

ERZURUM'DA GEZİLECEK YERLER

Erzurum merkezinde ve şehri çevreleyen ilçelerde gezilmeye görülmeye değer birçok yer var. Tarihi yerler şehir merkezinde birbirine çok yakın bir biçimde konumlanmış ve genellikle Selçuklu ve Bizans döneminden kalma. Ben Erzurum çevresindeki Tortum şelalesi, meşhur Hasankale ilçesi ve kaplıcaları, Yedigöller gezilerini zaman kısıtlılığından dolayı bir sonraki geziye bıraktım. Şehir merkezindeki cazibe merkezlerini ise şöyle sıralayabilirim;

Çifte Minareli Medrese: Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad’ın kızı Hüdavend Hatun tarafından, 1253 yılında yaptırılan medrese Erzurum’un bir nevi sembolü haline gelmiş. Çifte Minareli Medrese taç kapısı, kabartma süslemeleriyle Selçuklu tarzının en güzel örneklerinden biri ve Anadolu’nun en büyük sanat şaheserlerinden biri olarak gösteriliyor.

çifte minareli medrese
çifte minareli medrese

26 metre yüksekliğindeki renk renk çinilerle süslü minareleriyle Çifte Minareli Medreseden etkilenmemek mümkün değil. Erzurumlu rehberimin anlattığına göre medresenin paha biçilemeyen ustalık eseri kapısı Rus işgali sırasında sökülerek Leningrad Müzesine götürülmüş.

Rüstem Paşa Çarşısı: Sadece Erzurum’da ve Rusya’da çıkan Oltu taşından yapılan takı, teşbih ve süs eşyalarının satıldığı Rüstem Paşa Çarşısı 1544-1561 yılları arasında; Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem Paşa tarafından yapılmış.

taşhan rüstem paşa kervansarayı.JPG

Osmanlı döneminden kalma nadir eserlerden bir tanesi. Modern dizaynlardan klasik takılara Oltu Taşı’nın en güzel örneklerinin satıldığı bu çarşıda fiyatlar da oldukça uygun.

oltu tesbih
oltu tesbih
erzurum saat kulesi
erzurum saat kulesi

Erzurum Müze Müdürlüğü tahribatı azaltmak ve Kaleyi bir merkez haline getirmek için 2011’de teşhir ve tanzim çalışmalarına başlamış. Umarım Erzurum Kalesi restorasyon çalışmalarından sonra hak ettiği değeri görür.

Erzurum Evleri:  Erzurum evleri, şehrin merkezinde yer alan eski birkaç evin özel bir girişimci tarafından satın alınarak birleştirilmesi ile ortaya çıkmış. Eski Erzurum mimarisini görebileceğiniz bu evler Erzurum’un dört bir yanından eski eşyalar toplanarak nostaljik bir biçimde dekore edilmiş. Erzurum kültürünü temsil eden bu evlerde, evin merkezini tandır evi denilen kısım teşkil ediyor. Yani evler Tandır evinin merkez alınacağı şekilde planlanmış.

erzurum evleri
erzurum evleri

Bu tesiste evleri gezebilir, içeride Erzurum’a özgü güzel yemekleri yer sofrasında yiyebilir ve tarihi eşyaları inceleyebilirsiniz.

Ya da yukarı kısma çıkıp Erzurum kahvesi ya da kıtlama çay eşliğinde halk ozanlarından türkü ve şiirler dinleyebilirsiniz. Yani burası Erzurum kültürünü size yaşatmadan geri göndermeyecek bir mekân. Kendinizi turist gibi değil onların bir misafiri gibi hissedeceksiniz.

 

Atlama Kulesi: 2011’de Universiade 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarının gerçekleştiği Erzurum’da “Kiremitlik Tepe” bölgesinde; birisi 95, diğeri 125 metre olmak üzere 2 adet atlama kulesi inşa edilmiş. 125 metrelik kulenin en tepe noktasında bir de kafe var.

erzurum atlama kulesi
erzurum atlama kulesi

Buradan tüm Erzurum’u seyredebilir ve böyle heybetli, modern bir yapının Erzurum’a ne kadar yakıştığına şahit olabilirsiniz.

ERZURUM'DA YEME İÇME REHBERİ

Erzurum’un muhteşem lezzeti odun ateşinde pişen cağ kebabını herkes duymuştur. Bilmeyenler için Cağ kebabı önceden terbiye edilmiş etin yatık bir şiş üzerinde odun ateşi eşliğinde pişirilmesiyle hazırlanan enfes bir kebap türü. Kendisini yemeden Erzurum’dan dönmek olmaz. Gel Göre Cağ Kebap ve Koç Cağ Kebap  bu lezzeti tadabileceğiniz en doğru adresler

cağ kebabı
cağ kebabı

Tabiki Erzurum mutfağı Cağ Kebabından ibaret değil :) Erzurum'da bir başka gelenek de cağ kebabının üstüne Muammer Usta'nın kadayıf dolmasını yemek. İçi fındık veya cevizle doldurulan kadayıfların yumurtaya bulandıktan ve kızartıldıktan sonra şerbette beklemesiyle yapılan bu tatlı çok leziz ama diğer bütün güzel şeyler gibi biraz ağır.

erzurum kadayıf dolması.JPG

Okurken bile mideniz yanmaya başladıysa ve bu kadar ağır yemekler size göre değilse en güzel seçenek Erzurum'un meşhur çorbacılarına gitmek. Çorbacı deyip geçmeyin zira bu Erzurum yemek kültürünün önemli bir parçası. Sadece Erzurum'da bulabileceğiniz kesme aşı çorbası, aşotu çorbalarının yanı sıra bildiğimiz  çorbaları da Erzurum yorumuyla tadabilirsiniz.

ERZURUM'UN SİMGESİ: ÇİFT BAŞLI KARTAL

erzurum_ataturk_universitesi_girisi_ve_cift_basli_kartal
erzurum_ataturk_universitesi_girisi_ve_cift_basli_kartal

Erzurum’da meraklı gözlerin dikkatinden kaçmayacak bir diğer önemli detay ise çift başlı kartal sembolü. Yakutiye medresesinde işleme olarak kullanılmış olan çift başlı kartal Atatürk Üniversitesinin giriş kısmında da karşımıza çıkıyor. Vakit kaybetmeden anlamını araştırıyorum. Çift başlı kartal motifi Orta Asya Türklerinde koruyucu ruh olarak kabul edilirmiş. Anlıyorum ki Erzurum’u çift başlı kartal koruyor…

Maalesef ben çift başlı kartalın koruduğu bu güzel şehirde yalnızca 2 gün kalabildim. 2 gün merkezş gezmek için ideal fakat ilçeleri de gezmek ve Tortum Şelaleleri gibi gzüellikleri de görmek istiyorsanız siz mutlaka 3-4 gün ayrın derim

NEW YORK WILLIAMSBURG’DA BİR GÜN
williamsburg-cover-story.jpg

Avrupa'nın Berlin'i varsa New York'un Williamsburg'u var :) Bütün çevreye duyarlı yenilikçi akımları, çok meşhur olmanın arifesindeki grupları ilk keşfeden siz olmak istiyorsanız, Williamsburg'a giderek oku 12den vurabilirsiniz. Ben Williamsburg'a giderken daha Manhattan’dan Brooklyn’e giden Gri L hattına bindiğimde, etrafımdaki insan topluluğunun değiştiğini gördüm. Çoğunluk dövmeli, erkekler mutlaka sakallı ve istisnasız herkes umursamaz.

fight for street art
fight for street art

Metrodan Nusseu durağında indiğimde ise zaten Manhattan’dan ışık yılı kadar uzaklaşmış hissettim. Yüksek binalar, aceleci insanlar, turist kafileleri ve topuk tıkırtıları artık çok uzağımdaydı. Manhattan’ın keşmekeşine inat burada 365 gün süren bir Pazar günü havası esiyor gibiydi.

Five Leaves’de Brunch

Madem Pazar havası esiyor, güne brunch ile başlamak lazım dedim ve ilk durağım merhum Heath Ledger’ın Greenpoint Cafe projesi olan Five Leaves oldu.

Five_Leaves_brooklyn
Five_Leaves_brooklyn

İtiraf edeyim sıkı NewYorker arkadaşlardan “Williamsburg’a gidersen mutlaka Five Leaves’e uğra” tavsiyesi üzerine adres almasaydım burayı hayatta bulamazdım. Hayır yeri çok zor olduğu için değil, hiçbir tabela vs olmadığı için. İçeriden arkadaşımın el sallamasıyla emin oldum ve içeri girdim.

İçeride alternatif film yapımlarında görebileceğiniz türden aktörler tüm iştahlarıyla Avakado-Yumurta içerikli kahvaltılarını yiyorlardı. “Geldin Madem, Yicen Badem” felsefesine uyarak ben de aynısını söyledim. Ve hiç pişman olmadım. Sonrasında içtiğim kahve ve dışarıda kar çiselemesine rağmen dayanamayıp yediğim lavantalı dondurma da kahvaltı kadar mükemmeldi. Şiddetle menüdeki her şeyi sipariş vermenizi öneririm.

Bütçenizde aylarca kapanmayacak yaralar için: Beacons Closet

Midemi sonuna kadar doldurduktan sonra, bu enerjimi Williamsburg’un meşhur ikinci el dükkanlarında harcamaya karar verdim. Burada sayısız ikinci el kıyafet mağazası var ama eğer vaktiniz kısıtlıysa direk Beacons Closet’e gidin derim.

beackons closet
beackons closet

En iyinin en iyisi; her şey temiz düzenli ve gerçekten ucuz. Ben burada yaklaşık 2 saat harcadım, evet utanç verici ama yine olsa yine yaparım. Hatta bi daha gitsem de bi daha yapsam diye hayalini kuruyorum....

Williamsburg’un en Hipster Dükkanları

Alışveriş seansının ardından meşhur Bedford Caddesinde turlamaya başladım. Bu turun durakları ise e hipster en organik en yerel üretim Williamsburg dükkanları oldu.

bedfordcheeseshop
bedfordcheeseshop

İlk olarak Bedford Cheese Shop’a gideyim, nedir burayı bu denli ünlü yapan öğreneyim dedim. Peynir dükkanı sonuçta ! Ama öyle değilmiş...Burada nerdeyse dünyanın bütün peynirlerini tadabilir, peynir yapımı – dünya peynirleri gibi workshoplara katılabilirsiniz. Hatta peynir almak için sırada bekleyebilir ve size peynir satarak hayata dair çok önemli bir sır veriyormuş gibi davranan tezgahtarlarla sohbet edebilirsiniz.

blog_mastbrothers_portrait_grid_3
blog_mastbrothers_portrait_grid_3

Peynir dükkanından sonra ikinci durağım ise Mast Brothers Chocolate oldu. Buradaki uzun sakallı Mast kardeşlerin üretip sattıkları çikolataların en önemli özelliği hiçbir katkı maddesi eklenmeden Orta ve Güney Amerika’dan gelen kakao taneleriyle üretilmeleri. Burada çikolata yapım turlarına katılabilir turun sonunda değişik çikolataları tadabilirsiniz. Hikayelerini izlemek isterseniz tık tık https://www.youtube.com/watch?v=DspDrgLcwds

Akşam Yemeği için Mutlaka: Marlow and Sons

marlowsons_v1_460x285
marlowsons_v1_460x285

Ben maalesef akşam yemeği için Marlow and Sons’a gidemedim ama siz de aynı hataya düşmeyin diye yazıyorum. Burası Michelin’in “Bib Gourmand” yani uygun fiyata en leziz yemek listesine aldığı yerlerden bir tanesi. Duyumlarıma göre o kadar da ucuz değil, ama New York’a göre ucuz. Giderseniz benim yerime de meşhur kokteyllerinden için, istiridye yiyin.

Music Hall of Williamsburg

williamsburg music hall
williamsburg music hall

Harika ve son derece hipster günümü Music Hall of Williamsburg’da sonlandırdım. Gün sonu aktivitesi günün en bomba aktivitesi oldu diyebilirim çünkü burası Brooklyn’in hatta New York’un en iyi mekanlarından bir tanesi. Burada her gün başka bir macera. Gitmeden önce mutlaka o günün programını internet sitelerinden öğrenin. http://www.musichallofwilliamsburg.com/

Ve Mutlu Son

Dünyanın en muazzam metropolünden 10 dakikalık bir metro yolculuğu sonunda bu kadar farklı bir yere geleceğime ihtimal vermezdim. Hızla gelişen bir kasaba görünümünde olan Williamsburg’da peynirlerin bile kendine has bir kimliği var ! Gerisini siz hesap edin :) Mutlaka 1 gününüzü, hiç olmadı yarım gününüzü Williamsburg’a ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim...

BİR HİNT RÜYASI: GOA REHBERİ
goacover-11.jpg

Hippilerin yeryüzü cenneti, çılgın parti tutkunlarının ve egzotik bir tatil hayali kuranların vazgeçilmezi Goa… Birçok insan gibi benim de hayal destinasyonlarımdan biriydi ve yaşadığım Goa tatili beklentilerimi tamamını karşıladı. “Acaba mı”, “aman çok uzak daha yakın bir yerlere gidelim” diyenlere, tatil ve eğlenceyi bir arada arayanlara ve kış ortasında yazı yaşamak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir!

Goa’ya Ne Zaman Gitmeli?

Benim için bir rüya destinasyon olan Goa’ya, şehrin en yoğun sezonu zamanı olan Aralık ayında gitme fırsatı buldum. Eğer siz de güzel ülkemize lapa lapa karların yağdığı ya da yağmurların ıslattığı aralık ayında farklı bir tatil arayışındaysanız Goa tam size göre…

Kısa Kısa Goa

hindistan

Hint dilinde Goa “uzun çimen” anlamına geliyor. Hintliler’in Goa’ya neden “uzun çimen” dediğini uçağınız şehre inerken daha iyi anlıyorsunuz. Goa, biyoçeşitliliği ve zengin bitki örtüsü sebebiyle uluslararsı biyoçeşitlilik merkezlerinden biri olarak ilan edilmiş.

Doğal güzelliğinin yanı sıra Goa, ekonomisiyle de Hindistan’da kişi başına düşen milli gelir açısından ülkenin en zengin eyaleti konumunda bulunuyor. Nedenini sorarsanız, bunu Goalılar Portekiz sömürgesinden geriye kalan “girişimci ruh” olarak açıklıyor.

Basilica of Bom Jesus at Old Goa

Şehirde, yönetimi 1510 yılında ele geçiren Portekizlilerin izleri yoğun olarak hissediliyor. Özellikle Old Goa’daki yapıtlarda ve şehrin mimarisinde portekiz mimarisini yoğun olarak gözlemleyebilirsiniz. Hatta Old Goa sokaklarında gezerken kendinizi Portekiz’in egzotik bir versiyonunda geziyor gibi hissedebilirsiniz.

Güney Goa mı Kuzey Goa mı?  (Goa’da Nerede Kalınır)

Aralık ve Ocak aylarında Kuzey Goa dünyanın dört bir yanından çılgın partilere katılmak için gelen turistlerle, Güney Goa ise beyaz kumsalı ve berrak sularda tüm yılın stresini atmak isteyen tatilcilerle doluyor.

Sizin Goa tatilinden beklentiniz bütün çılgın parti destinasyonlarına yakın olmak ise Kuzey Goa’da kalmanızı şiddetle tavsiye ederim. Ancak, eğer aradığınız doğal güzellikler ve bir tatlı huzur ise Güney Goa sahillerinde yer alan bir otelde kalmanız sizin için daha doğru olabilir.

Kuzey Goa Plajları Goa Partileri

Ben de rezervasyonumu yaparken Kuzey Goa-Güney Goa ikilemi yaşadıktan sonra, tercihimi Kuzey Goa’nın en merkezi yerlerinden biri olan Calangute’dan yana kullandım. Calangute, çılgın partilerin yapıldığı Anjune, Baga ve Calangute plajlarına çok yakın bir konumda yer alıyor. Fakat özellikle Baga ve Calangute plajları malesef vahşi turizme yenik düşmüş durumda. İki plaj da çok kalabalık olmasının yanı sıra deniz suyu oldukça kirli.

goa party
goa party

Baga ve Calangute plajlarına göre daha kuzeyde yer alan Anjune Plajı hem partiler hem Hintlilerin “beach shack” olarak tanımladığı plajdaki ünlü işletmeleri ile daha iyi bir alternetif oluşturuyor. Goalılardan aldığım tavsiyelere göre Anjune Plajı’nın en ünlü mekanı yıllardır Café Liliput. Anjune plajına yolunuz düşerse Liliput’da denize girmenizi ve ünlü deniz ürünlerinden tatmanızı tavsiye ederim.

Tercihiniz Kuzey Goa’da merkezi bir yerden kalmak ve nispeten daha sessiz bir plajda gününüzü geçirmek ise, Kuzey Goa’nın sonunda yer alan Morjim ve Ashwem Plajları’na uğramadan geçmeyin. Sesli müziğin ve plaj satıcılarının olmadığı bu plajlarda bütün bir yılın yorgunluğunu atabilir ve berrak suların tadını çıkarabilirsiniz.

Goa’da festival meraklılarına not: Asya’nın en büyük festivali olan Sundance Feastival, Goa’nın Kuzey Plajlarında Aralık sonunda yapılıyor. Goa’da Festival

Güney Goa ve Plajları

south goa
south goa

Goa tatilinden beklentisi daha ziyade huzur, dinginlik ve doğal güzellik olanlar gönül rahatlığı ile Güney Goa’yı tercih edebilirler. Güneydeki Agonda ve Palolem Plajları birçok Goalının favorileri konumunda. Zaten şehrin yerlilerine sorarsanız Kuzey Goa’yı pek sevmediklerini, güneyde yer alan Agonda ya da Palolim plajlarından birinin favolerileri olduğunu söyleyecektir.

Goalılar tarafından çok sevilen Güney plajları, henüz turistiler tarafından istilaya uğramamış durumda. Dolayısıyla Güney Goa’da daha az turistik işletme ve restoran bulunuyor. Biri diğerinden daha iyi konumda değil, hepsi rahat işletmeler :) Ama özellikle Güney Goa’da nereye giderseniz gidin yok fiyata leziz deniz ürünleri tadabilirsiniz.

Goa’da Ne Yenir: Goa Mutfağı

Goa mutfağının büyük bir kısmı deniz ürünleri, hindistan cevizi, tropik meyveler, pilav ve baharatlar oluştruyor. Tüm Hindistan’da olduğu gibi burada da köri yoğun olarak kullanılıyor.

Türk damak tadına daha uygun sayılabilecek bir yemek denemek isterseniz diğerlerine göre nispeten daha az baharatlı Okra yemeğini tatmanızı öneririm. Okra, deniz ürünleri ve bamyanın kori sosunda pişirilmesiyle elde edilen ve buharda pişirilmil pilav ile sunulan bir Goa yemeği. Görüntü ve okuduklarınız size yanıltmasın, Okra oldukça lezzetli bir yemek.

Hint mutfağına uzağım diyorsanız şehrin her yerinde yüksek kaliteli her türlü deniz ürününü ucuz fiyatlara bulabilirsiniz. Büyük bir deniz ürünleri tabağı söylediğinizde önünüze gelen 600 rupilik (20 TL) hesap ile tıpkı ben gibi büyük bir şaşkınlık yaşayabilirsiniz.

Goa’nın En Önemli Restoranlarından: Chef Soumyen’s Kitchen

goa seafood
goa seafood

En güzelini tabi ki en sona sakladım. Goa’ya gittiğinizde uğramanız gereken en önemli restoranlardan biri Chef Soumyen’s Kitchen. Daha önce Mumbai’deki dünyaca ünlü Tac Mahal Oteli’nde çalışmış olan bu Chef Soumyen daha sonra Goa’da kendi restoranını açmaya karar vermiş. Restorana dışarıdan baktığınızda açıkçası yıllardır bütün ödülleri toplayan restoran gerçekten burası mı diyorsunuz ama kapıdan içeriye girdiğiniz ve özellikle yemekleri tattığınız anda bütün fikirleriniz değişiyor.

Benim için en ilginci Chef Soumyen’in yemek bittikten sonra bütün masaları gezip, yemeğinizi beğendiniz mi diye sormasıydı. Türkiye’de cep yakan fiyatlara yiyebileceğiniz bu yemeği yine en fazla 40 TL bir hesap ödeyerek Goa’da yiyebilirsiniz.

Bedenin ve Ruhun Gıdası: Ayurveda Masajı  Goa’da Masaj

Goa’da birbirinden güzel birkaç gün geçirdikten çok lezzetli yemekler yedikten sonra yapabileceğiniz en rahatlatıcı şeylerden biri de bir Ayurveda kliniğini ziyaret ederek tüm hücrelerininzi rahatlatmak olacaktır.

devaaya-ayurveda-nature-cure-center_735_4_690_388_4_1389960987
devaaya-ayurveda-nature-cure-center_735_4_690_388_4_1389960987

Bu kliniklerde Ayurveda doktorlarına görünüp genel sağlık durumunuzla ilgili check up yaptırabilir ya da rahatlatıcı Ayurveda masajlarından birini deneyebilirsiniz. Benim favorim Hindistan’a özgü olan ve alnınıza yarım saat boyunca yağ damlatılarak yapılan Shirodhara masajı. İlk 5 dakikada bu masajın çin işkencesinden farklı olmadığını düşünseniz de yarım saatin sonunda vücudunuzdan bütün sinir ve stresin adete sökülüp atıldığını hissedeceksiniz.

Goa’da Dikkat Etmeniz Gerekenler: Goa Güvenli mi?

Goa, Hindistan’ın geri kalanına oranla çok güvenli bir yer. Bu nedenle gönül rahatlığı ile herkes tarafından tercih edilebilecek bir tatil destinasyonu. Fakat Goa konusunda dikkatli olmanızı önerebileceğim tek şey, taksi şoförleri.

Goalı taksi şöförleri kendileri için tek karlı zamanın Aralık-Ocak  ayları olduğunu açıkça itiraf ederek sizden hindistanın geri kalanı için fahiş sayılabilecek fiyatları talep edebiliyorlar. Örneğin Hindistan’ın başka bir yerinde 5 km için yaklaşık 100 rupi öderken aynı uzaklık için Goalı taksiciler sizden rahatlıkla 800 rupi istiyorlar. Size tavsiyem Goa’da 1 hafta ya da daha uzun kalacaksanız motorsiklet ya da araç kiralamanız.

İster çılgın partilerini, ister leziz yemeklerini veya egzotik plajlarını merak ediyor olun, Goa rüyası ertelenemeyecek kadar güzel… Geç kalmayın derim!

BERLİN'DEKİ EN İYİ 5 VİNTAGE BUTİK

Berlin kesinlike bir alışveriş cenneti ! Çünkü Berlin, tasarımcı ürünlerini sunan asortik alışveriş merkezi KaDeWe'den, modayı çok ucuza alabileceğiniz TK MAXX, Primark gibi birçok mağaza ile alışveriş yapmayı seven herkese birçok seçenek sunuyor. Ama benim açımdan Berlin'i alışveriş destiyonu olarak ön plana çıkartan asıl şey, tarihin izlerini yansıtan 2. el butikler oldu! Siz de benim gibi türünün tek örneği olan ikinci el parçalara bayılıyorsanız, aşağıdaki Berlin'deki 5 En İyi Vintage Butiğe uğramanızı tavsiye ederim.

Das Neue Schwarz

das-neue-schwarz4
das-neue-schwarz4

Das Neue Schwarz alıştığınız kötü kokulu karmakarışık ikinci el butiklerden çok farklı bir yer. Burası daha ziyade üst düzey tasarım ürünlerini satan, aydınlık ve geniş bir butik. Burası sadece tasarım ütünlere ilgi duyan Berlinlilerin ilgisini çekmekle kalmamış aynı zamanda stilistlerin ve ajanların da en çok ürün temin ettiği bir yer haline gelmiş. Das Neue Schwarz'da satılan ürünlerin çoğu çok az kullanılmış durumda ve üretildiği dönemin en ikonik parçaları... Bu da ürünlerin çok çok hızlı tükendiği manasına geliyor tabiki :) O nedenle elleri çabuk tutmak lazım ... Ya da internet sitelerini takip ederek bir adım öne geçebilirsiniz. Almanya dışından alışveriş yapmak isteyenlere, dünyanın her yerine kargo imkanı da var.

Calypso Vintage Shoes

calypso-vintage-shoes.jpg

Tarz sahibi retro ayakkabılar kalp ben :) Aynı şey sanırım geri kalan bütün kadınlar için geçerli :=) İşte bu nedenle Calypso Vintage Shoes vintage ayakkabı meraklıları için cennet gibi bir yer. Burada 1930lerdan günümüze kadar üretilmiş bütün ikonik ayakkabıları bulabilir bütçenizde derin yaralar açabilecek bir alışveriş seansına dalabilirsiniz.

Made in Berlin

made-in-berlin-vintage-butik mitte.jpg

Made in Berlin vintage ürünler satan ve Berlin'de 3 mağazası bulnunan Kleidermakt'ın mağazalarından bir tanesi. Diğer mağazalarını bilemiyorum ama Made in Berlin sakin, kokusuz ve düzenli bir alışveriş ortamı sunan ender mağazalardan bir tanesi. Buradaki her ürün türlerine ve renklerine göre kategorize edilerek sergileniyor. O kadar ki burada kot ceketlerle diğer ceketleri karışmış olarak bile görmeniz imkansız. Genelde karmakarışık ikinci el dükkanlarına alışık olduğum için bu durum beni biraz afallattı ve de temizinden bir yarım saatimin boşa gitmesini engelledi. ( Çok yaşa alman disiplini :))  

Humana

humana vintage butik berlin.jpg

3 kelime, yok pahasına alışveriş! Almanya'nın en fazla şubeye sahip ikinci el vintage mağazası olan Humana'nın en büyük özelliği herşeyin fazlasıyla ucuz olması. Humana'da karmaşıklığın içinde kendinize uygun birşey bulmak için çok daha uzun zaman harcayabilirsiniz ama bulduğunuz şeyi en uygun fiyattan alacağınıza emin olun. Neredyse her semtte bir şubesi olması da bir başka avantajı. Kalacağınız yere en yakınını bulmak için tık tık. 

XVII Store

Eğer yüksek kaliteli, tasarım ikinci el ürünler satan bir mağaza arıyorsanız, tam üstüne bastınız burası doğru yer. XVII Store sadece üst kalite, çok az giyilmiş tasarım ürünleri satma politikası olan bir butik. Dolayısıyla burada eskimiş ve sadece eskidiği için "vintage" diye yutturulmaya çalışan parçalardan eser yok. Aslında XVII Store, daha çok 60lar 70ler 80ler ve 90ların modasını yansıtan bir kıyafet müzesine girmiş hissi uyandırıyor. Fiyatlar da zaten bu hissinizi doğruluyor :D Ama sadece eğlenmek için bile buraya gitmenizi tavsiye ederim.

HİNDİSTAN'IN KALBİ: DELHİ
jama-masjid-delhi-bharat-monuments.jpg

Delhi’ye 3 aylığına taşınma maceramın ilk gününde aklımda hep aynı şarkı vardı: “Hindistan yavaştan kendini sevdirir…” Kendimi böyle avutuyordum belki de çünkü Delhi’nin size gelir gelmez kendine çeken bir güzelliği ya da çarpıcılığı maalesef yok. Delhi sizi zamanla içine çeken ve hayran bırakan farklı bir cazibeye sahip…  

Daria – Badal – Badshah

Delhi tarihi boyunca değişik imparatorluklar tarafından kurulmuş 8 şehirden oluşuyor. Neden bunca imparatorluk burada 8 ayrı şehir kurmuş, koca Hindistan’da yer mi yokmuş diyecek olursanız size eski bir Hindistan atasözüyle cevap vermek isterim:

“Bir şehir kurmak için 3 şeye ihtiyaç vardır: Daria (Nehir), Badal (Yağmur), Badshah (İmparator)

Delhi de Yamuna ve Aravali nehirlerinin yarattığı bir üçgenin içinde yer aldığı ve yağmurlu Himalaya Tepeleri’nin en dar noktasında bulunduğu için tarih boyunca imparatorların tercihi olmuş.

badshah

 

İlk yedi şehir yani Eski Delhi geleneksel Babür Mimarisi, haraketli renkli sokakları ve karmakarışıklığı temsil ederken, 8. şehir olan Yeni Delhi İngiliz krallığı tarafından kurulmasının da katkılarıyla kentin daha modern daha İngiliz kalan tarafını temsil ediyor. Eski Delhi ile Yeni Delhi’yi kumtaşından yapılmış duvarlar ayırıyor.

 

Delhi’de Nerede Kalınır? Delhi’ye Ne Zaman Gidilir?

Şehrin merkezi olan şehrin yerlilerinin kısaca CP dediği Connaught Place konaklama için en iyi seçenek. CP her keseye uygun konaklama seçeneklerine sahip olsa da ben biraz paraya kıyıp en az 4 yıldızlı otellerde kalmanızı öneriyorum. Çünkü Hindistan hakkında duyduğunuz kötü koku, fareler ve genel kirlilik maalesef bir şehir efsanesinden ibaret değil.

Delhi’yi ziyaret etmek için en uygun zamanlar ise bence Ekim-Kasım ve Nisan-Mayıs ayları. Bu aylarda şehir ne çok sıcak ne de çok soğuk. Nem oranı yaz aylarına oranla çok daha düşük bu nedenle ülkenin genelinde olan o Hindistan’a özgü mis koku daha az hissediliyor.

 

DELHİ REHBERİ

Mistik Delhi

Delhi birçok inanıştan insanın barış içinde yaşadığı bir şehir. Bu inanışlara ev sahipliği yapan ibadet yerlerini ziyaret etmek de Delhi’de yapabileceğiniz en keyifli şeylerden biri.

Swaminarayan Akshardham: Yapımı 5 yıl içinde tamamlanan ve sizi Hindistan tarihinde derin bir yolculuğa çıkaran Hindu tapınağı. Beni bütün Hindistan’da en çok etkileyen yapılardan bir tanesi. Etkileyici mimarisi huzur veren bahçelerinin yanı sıra Hindistan’ın ve tapınağın geçmişi hakkında hazırladıkları gösterilerle de bir cazibe merkezi haline gelmiş Akshardham. En az yarım gün ayırın, hiçbir şey yapmasanız da bahçesindeki havuzun kenarında oturup huzur bulmak için ideal.

İçeriye kesinlikle hiçbir elektrikli cihaz alınmadığı için maalesef fotoğraf çekmek mümkün değil.

Gurudwara Bangla Sahib: Şehrin en güzel en huzurlu Sikh Tapınağı. Delhi’nin merkezi olan CP’de bulunan bu tapınağa girerken kadın-erkek başınızı bağlamanız gerekiyor. İçinde sürekli ilahilerin okunduğu altın kubbeli binası ve binayı çevreleyen havuzu ile bu tapınak da huzur aşılayacak.

Buraya giderseniz başlarına taktıkları sarıklardan ayırt edebileceğiniz bir Sikh’e tapınağın hikâyesini sormanızı tavsiye ederim. Çok yardımsever ve konuşkan olan size seve seve tapınakta bir tur attıracaktır.

Jama Masjid: Babür İmparatoru Şah Cihan’ın yaptırdığı (hani eşi Begüm Han için Tac Mahal’i yaptıran) hala Hindistan’ın en büyük camisi olma özelliği taşıyan yapı. Jama Masjid çok büyülü bir mimariye sahip olan bir yapı fakat Hindu ve Sikh tapınakları kadar iyi yönetildiği maalesef söylenemez. Giriş resmi olarak ücretsiz ama kapıda turiste benzettiklerinden ayaküstü para koparmaya çalışan insanlar var. Cuma namazı saatlerinde inanılmaz bir kalabalık oluyor. İbadet için değil de turist olarak gidecekseniz cuma günü gitmenizi tavsiye etmem.

Lotus Temple: Lotus çiçeği şeklinde inşa edilmiş, Bahai dini tapınağı. Bahai dinine göre bütün dinler tanrı önünde eşit ve Bahai tapınakları ibadet için herkese açık. Çok etkileyici bir mimariye sahip. Tüm tapınaklarda olduğu gibi buraya da ancak ayakkabılarınızı çıkardıktan sonra girebilirsiniz. İçeride kabaca hiçbir şey yok, o nedenle içeride sessizlik içinde oturmak ya da meditasyon yapmak turistik ajandanızda yoksa içeriye bir bakıp çıkmak girmek için kapı önünde beklemenizi tavsiye etmem.

 

Romantik Delhi

Birçok gezginin hayalinde Tac Mahal’i ziyaret etmek vardır. Peki, size Tac Mahal’in Delhi’de bulunan Humayun’un Mezarı’ndan esinlendiğini söylesem. Hikâyeleri bile benzer aslında: Ölmek üzere olan Babür imparatoru Humayun eşine rüyasında öldüğünü ve çok güzel ferah bahçelerin ortasında muhteşem mimarili bir yapının olduğu cennet bahçesine gittiğini anlatmış. Humayun’un kısa sure sonra ölmesiyle, onu çok seven eşi imparatorun rüyasında anlattığı cennet bahçesini ve bütün detaylarıyla ortada yer alan yapıyı inşa ettirip eşinin mezarını yapının ortasına koydurmuş.

Humayun’un Mezarı’ndan sonra inşa edilen Tac Mahal ise daha sonraki Babür İmparatoru Şah Cihan’ın ölen eşi Begüm Han’ın mezarı olarak inşa edilmiş. Birebir Humayun’un Mezarı’ndan esinlenilen Tac Mahal’in kenarındaki sütunlar ve beyaz rengi hariç bu binanın aynısı olduğunu söyleyebilirim.

 

Eski Delhi    

Red Fort (Lal Quila): Yine yine Babür İmparatoru Şah Cihan döneminde inşa ettirilen saray ve kaleden oluşan yapı UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Kumtaşından yapılan yapı hafif kırmızı renkte olduğu için Red Fort adını almış. Yamuna nehrinin kıyısında yer alan göz kamaştırıcı bir saray da şehrin hayhuyundan uzak huzurlu bir yer.

Chandni Chowk: Eski Delhi’nin merkezinde yer alan şehrin en egzotik en ucuz alışveriş noktası. Tekstilden baharata, etnik takılardan hediyelik eşyalara kadar birçok ürünü buradan pazarlık yeteneğiniz varsa yok paraya satın alabilirsiniz. Ama eliniz çantanızda gözünüz de tamamen açık olsun zira Eski Delhi’nin en cafcaflı yerindesiniz. Sokak yemeklerini tatmak için de güzel bir nokta ama ben 2 gün gıda zehirlenmesinden hastanede yatmış biri olarak sakın diyorum…

 

Yeni Delhi    

Yeni Delhi, Delhi’nin İngiliz kalan yüzü. Bu nedenle İngiliz mimarların eserlerine bol bol rastlayabilirsiniz. Bunların en ünlüsü de Edwin LUTYENS. LUTYENS’in tasarımları sonucunda Yeni Delhi’nin ünlü Rajpath Bulvarı, bulvarın başlangıç noktasına dünyanın en büyük parlamento binası olan Rashtrapati Bhawan sonuna da İngiliz savaşlarında ölen Hintli askerlerin anısına India Gate inşa edilmiş. Bütün eserler çok etkileyici bir mimariye sahip. Delhi’ye kadar gidip de görmemek olmaz.

Yeni Delhi’nin diğer bir önemli atraksiyonu kentin en önemli meydanı olan Connaught Place (CP). CP at nalı şeklinde tasarlanmış ilginç bir meydan. Etrafında birçok modern restoran ve dükkanları barındırıyor. Yanlız burada çok çok dikkatli olmakta fayda var çünkü kentin en kalabalık noktalarından bir tanesi.

CP’den yürüme mesafesinde olan Janapath Bazaar’a hediyelik alışverişi rengârenk seçenekler sunan mekânlarından. Alışveriş çılgınları için diğer seçenekler ise Dilli Haat, Sarojini Nagar ve Lajpat Nagar. Bu pazarlardan Hint tarzında giysiler, ipek dokuma şallar geleneksel, Hint takıları ve daha birçok geleneksel ürünü satın alabilirsiniz. Değerli taşlara ve deri ürünlere meraklı iseniz gitmeniz gereken yerin ismi Yashwant Palace…

 

Delhi’de Yemesem Olmaz:

Hint mutfağı doğru yerde, temiz koşullarda tattığınız sürece çok leziz. Ben çok dikkatli olmama rağmen ufak bir zehirlenme vakası geçirdiğim. Size tavsiyem sokakta satılan yiyecek-içecek hiçbir şeye bulaşmayın. Ama oralara kadar gidip de Hint yemeği yemeden dönmek olmaz! Temiz ve leziz Hint yemeği için Indian Accent isimli restorana gitmenizi tavsiye ederim. Ben şefin tadım menusunu denedim. Her şey, her şey harikaydı. Biraz turistik bir yer olduğu için yemeklerin yağ ve baharat oranları da düşüktü.

Ama Delhililerin (Onlar kendilerine Delhiites diyorlar) gittiği lokal restoranlara gitmek niyetindeyseniz CP etrafındaki restoranlar genelde temiz ve çok fazla seçenek var. Ama Delhi’de bulacağınız kozmopolit Hint Yemekleri, Türk damak tadına göre oldukça yağlı ve baharatlı. Dolayısıyla Türkiye’de ve diğer Avrupa ülkelerinde tadabileceğiniz Hint yemeklerine maalesef benzemiyorlar.

 

Delhi’de Dolandırılmak = Kaçınılmaz Son 

17 milyon nüfuslu, karmakarışık bir metropol olan Delhi’de her adımda çok dikkatli olmak lazım. Uçağınızın indiği andan itibaren havaalanında mücadeleniz başlayacak. Yanınıza gelip otelinizin yandığını size başka otele götürebileceklerini söyleyenler, sahte üniforma ile yanınıza gelip yardım teklif edenler olabilir. Bu insanları kesinlikle dinlemeyin.

Taksiye, sokak satıcılarına Hindistan normallerinin üzerinde para vermek ülkenin biraz masum hınzırlıklarından. Zaten Delhi ulaşım bakımından çok ucuz olduğu için verdiğiniz fazla paralar içinizi acıtmayacaktır. Burada kilit nokta gideceğiniz yolun uzaklığını bilmek ve pazarlık yapmak. Şoförle anlaşırsanız bütün gün 600-700 rupiye (30-35 lira) size bütün gün gittiğiniz yerlerde eşlik etmesini de sağlayabilirsiniz.

Ben 3 aylık Delhi maceram boyunca taksilerin en yakın alternatifi “Tuktuk” denilen ulaşım araçlarını kullandım. İlk bakışta kaotik Delhi trafiğinde süzülen bu bisikletten bozma araç tehlikeli gibi görünebilir. Ama Tuktuk hızlı ve ucuz oluşuyla (4-5 km bir yol yaklaşık 2 lira) benim ilk tercihim haline geldi.

 

Delhi’ye Gitmeden Önce Mutlaka:

Hindistan’ı anlamak gezdiğiniz yerlerden daha fazla zevk almak için Mohandas K. GANDHI’nin hayatını ve Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesini anlatan 1982 yapımı “Gandhi” isimli filmi izleyin. Delhi ziyaretini sırasında da Gandhi Müzesi ve Gandhi’nin küllerini yakan ateşin hala sönmediği Gandhi Memorial’ı ziyaret etmeyi unutmayın.

 

Delhi ve Ötesi

Yukarıda saydıklarım birkaç günlük bir turistik programa sığdırabileceğiniz şeyler ama daha fazla vaktiniz varsa mutlaka Delhi’nin en hip mekanı Hauz Khas’taki kafelerde insanları izleyin, ister 1700lerde kurulan astronomik gözlemevi Jantar Mantar’ı ziyaret edin, ister Vipassana Meditasyon Merkezine uğrayıp 10 günlük programlarına katılın ya da bir günlüğüne bu mistik havayı içinize çekin ister Ulusal Müze’de 5000 yıllık Hindistan tarihinde bir yolculuğa çıkın… Delhi size bu ve bunun gibi birçok seçenek sunuyor.

Ama unutmayın, Hindistan gibi Delhi de kendini yavaştan sevdirir….

ALTERNATİF BERLİN REHBERİ
ballhaus-grafiti2.jpg

Berlin’e bu kış ilk defa gittim. Hayalimde canlandırdığım Berlin, dümdüz bir duvarın zamanında bıçak gibi ortadan ayırdığı ve 2 bambaşka dünya yarattığı bir şehirdi. Ama şehirde ilk keşfe çıkar çıkmaz anladım ki Berlin’i bugünkü Berlin yapan şey, duvarın yıkılmasından sonra yaşananlarmış.

Bir şehir düşünün birden özgürleşmiş büyümüş ve herkesin kendini ifade edebileceği bir ortam haline gelmiş. Sonuç: her sokağı, köşe başı ve hatta sokak tabelası bile sürprizlerle dolu bir şehir. Tam da bu nedenle bu deli dolu şehre “Fakir ama seksi” denilmiş.

Ben de Berlin’in bu “Fakir ama Seksi” tarafını daha yakından tanımak için Alternatif Berlin turuna katıldım. İyi ki de katılmışım. Sanırım Berlin’de geçirdiğim en keyifli zamandı. Turun durakları için okumaya devam :)

Tacheles

TACHELES
TACHELES

Turun ilk durağı Tacheles binasıydı. Tacheles İbranice açığa çıkarmak ve argoda sonlandırmak anlamına geliyor. Bu bina, Berlin duvarının yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir nevi otorite boşluğunda boy gösteren “Squating” yani boş evlere el koymak eyleminin en büyük eseri. Nazilerin de zamanında hapishane olarak kullandığı devasa büyüklükteki bina Squat sonrasında bağımsız artistlerin boy gösterdiği içinde sinema, atölyeler, gece kulübü, sanat galerisi, bahçe ve stüdyoların olduğu bir sanat merkezine dönüşmüş.

Bağımsız artistlerin toplandığı bu mekan zaman içinde sokak sanatının da merkezi haline gelmiş.

Bina maalesef 2012 yılında binayı satın alan banka tarafından kapatılmış. Ama binaya dışarıdan baktığınızda bile o günlerin ne kadar heyecan verici olduğunu hissedebiliyorsunuz. Kar amacı gütmeyen, herkesin özgürce sanatını yapabildiği ya da güzel vakit geçirebildiği kocaman bir bina... O günleri görmeyi gerçekten çok isterdim. Ama bina dışındaki grafitlere bakmak bile hayal gücünüzü aniden harekete geçiriyor...

Augeststrasse

Tacheles binasının karşısında yine çoğunluğu Squat hareketi sonucu ele geçirilmiş ve sanatçılar tarafından kullanılmış evlerden oluşan Augeststrasse var. Bu caddedeki binaların çoğu şu günlerde sanat galerisi olarak kullanılıyor. Her yer birbirinden yaratıcı grafitlilerle ilginç binalarla dolu.

LOVE YOU
LOVE YOU

Bu caddede yürümek bile başlı başına büyük bir aktivite ama grafitlere ilginç posterlere dalıp türünün tek örneği bina ve dükkânları es geçmek olmaz.

Berlin_Claerchens_Ballhaus_1600
Berlin_Claerchens_Ballhaus_1600

Bu önemli yerlerin başında bence Clärchens Ballhaus var. 1913 te kurulan bu balo salonu hala işlevini koruyor. Güzel bir akşam yemeği yiyip pistteki her yaştan insanların farklı danslarını izleyebileceğiniz bir yer olmasının yanı sıra burada bazı geceler dans dersleri de veriliyor. Ben denk gelemedim ama siz programı kontrol edip eski usul salon dansı kurslarının verildiği bir güne denk gelirseniz tadından yenmez diye düşünüyorum. P.S. Bahçesindeki grafitiler de 10 numara 5 yıldız :)

XOXO
XOXO
ballhaus grafiti
ballhaus grafiti

İkinci önemli durak ise KW Çağdaş Sanat Enstitüsü. Alışıldık müzeleri unutun zira burası müze mantığının çok dışında bir yer. Sanat için sanat yapanların yeri de diyebiliriz Türkçe bir deyişle. Hayal gücünüzün sınırlarını zorlamak istiyorsanız burası sizin için doğru yer :)

Benim gibi bir dergi bağımlısıysanız uğramanız gereken bir diğer durak “Do you read me ?”. Dünyadan dört bir yanından envai çeşit dergiyi bulabileceğiniz bu mekandan yüzünüzde kocaman bir gülümseme ve birçok dergi ile çıkmanız garanti.

Eğer bu caddedeki uzun gezinti sizi yorduysa, bir alt sokakta yer alan ve Alman mutfağının en güzel yemeklerini sunan Das Lokal (eski ismi ile Kantine) doğru adres. Beyaz ve ahşap ağırlıklı dinlendirici dekoruyla dikkat çeken Das Lokal, Berlin gezisinin olmazsa olmazları arasında. Mutfak öğle ve akşam yemeği arasında kapanıyor oralara kadar gidip de yaya kalmayın.

Rossenthalller Strasse

Augest Strasse’den 10 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan bu caddeyi bu kadar özel yapan şey grafiti sokağı ve Cafe Cinema. Bu caddede iki apartman arasında kalan bir sokakta, dünyanın dört bir yanından gelen sokak sanatçılarının çizimlerini inceleyebilirsiniz.

cafe cinema
cafe cinema
cafe c kolaj
cafe c kolaj

Toplamda 50 adımlık bir sokak ama her eseri tek tek incelemeye kalkarsanız saatlerce burada mahsur kalabilirsiniz. Yine bu sokakta yer alan tarihi Cafe Cinema da 50lerin Paris’i havasını barındıran, önümüzdeki yüzyılda muhtemelen kendileri öldükten sonra fenomen olacak artistlerin takıldığı bir mekan.

Kreuzberg

KREUZBERG
KREUZBERG

Alternatif Berlin Turu’nun olmazsa olmazı Kreuzberg’de yer alan East Side Gallery. Dünyanın dört bir yanından gelen 105 artist 1990 yılında Berlin duvarının 1.5 km lik kısmını boyamışlar. Dünyanın en büyük açık hava galerisi olma özelliğini de taşıyan bu duvar son zamanlarda baya tahrip olmuş olsa da hala çok etkileyici.

7_eastside_gallery
7_eastside_gallery

Kreuzberg’de görebileceğiniz birçok dünyaca ünlü sokak sanatı eserleri var. Genelde binaların yan cepheleri Grafitilerle kaplı. Bunlardan beni en çok etkileyeni Blu tarafından çizilen “Pink Man” grafitisi. Ünlü gece klübü Watergate yanındaki binanın yan cephesinde yer alan bu grafiti, minicik yüzlerce pembe adamdan oluşan canavara karşı duran minicik bir beyaz adamı konu almış. Blu’nun bölgedeki diğer ünlü grafitileri “Handcuffs” “East and West“ ve “Global Warming”

PİNK-MAN1.jpg

    

   

Kreuzberg’de eserlerini inceleyebileceğiniz diğer ünlü grafiticiler ise Jimmy C ve El Bocho.

Bunların hepsi çok güzel ama asıl alternatifi sonuna kadar hissedebileceğiniz en güzel yer RAW Tempel. 1867 de kurulan endüstriyel bir kompleksin 1999 yılında yeniden hayata kazandırılmasıyla ortaya çıkan bu yerde kafeler, barlar, ünlü gece kulüpleri ( Cassiopeia club, the MIKZ), workshoplar ve bir de tiyatro yer alıyor.

RAW TEMPEL
RAW TEMPEL

Bir nevi eskilerin Tacheles’i diyebiliriz. Ama sizi uyarmam lazım, burası daha ziyade yazlık bir mekan. Ama kışın da sırf duvardaki ilginç sokak sanatı örneklerini incelemek için bile gidilmeye değer.

Alternatif Berlin turunu lezzetli bir alman yemeğiyle sonlandırmak için en güzel yer ise yine Kreuzberg’de yer alan Henne. Hatta lokallere göre burası, eski Berlin havasını hala soluyabildikleri en iyi mekan. Bu klasik Alman restoranında bulabileceğiniz yemekler spesiyalitesi olan süt ile kızartılmış yarım piliç ve Berliner Bauette (Alman köftesi) lahana ve patates salatası.

 henne_neu

henne_neu

NEW YORKTA MICHELIN YILDIZLI AKSAM YEMEĞİ

Yemek yemeye ve yeni tatlar denemeye küçüklüğümden beri bayılmışımdır. Dolayısıyla aradan yıllar geçip seyahat etmeye başladığımda, dünyanın dört bir yanında gittiğim ülkelerin yemeklerini denemek yeni hobim oldu. Amerika seyahatime de bu hobim yön verdi diyebilirim. Amerika seyahatim kesinleştiğinde her yemek aşığı gibi yaptığım ilk şey Michelin yıldızlı restoranları araştırmak oldu. Yolculuğumun önemli bir kısmında da New York’ta kalacağım için işim hiç zor olmadı.

İlk başta 1 ay öncesinden 3 Michelin Yıldızlı Restoranlardan yer bulmaya çalıştım ancak maalesef bu mümkün olmadı. Yani filmlerde görüp güldüğümüz, “Önümüzdeki 6 ay boyunca doluyuz, Ma’m” repliğini test ettim onayladım, doğruymuş :)

Aramamı 2 Michelin Yıldızlı restoranlara kaydırdığımda işler biraz daha kolaylaştı. Şansımın da yaver gitmesiyle beraber çok sevdiğim İskandinav Mutfağından yemekler sunan “Aquavit” isimli bir restoranda rezervasyon yapmayı başardım :)

Aquavit
Aquavit

Aradan 1 ay geçip heyecan içinde restorana gittiğimde ise biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Çok aşırı sade, ahşap ağırlıklı dekor beni biraz şaşırttı. Restoranın Şefi Emma Bengtsson’un İsveçli olduğunu bildiğimden, daha fazla İsveç’i yansıtan bir dekor bekliyordum. Bu arada kendisinin New York’un 2 Michelin Yıldızlı tek kadın Şef i olduğunu da ekleyeyim.

Büyük beklentilerimi bir kenar bırakıp, Sonbahar Tadım Menüsü sipariş ettim. Menü aşağı yukarı şu şekildeydi.

Geyik eti ve Vanilya

-Yabanmersini, Füme vanilya, Gevrek ardıç

second course
second course

Köy Yumurtası ve Mantar

-Kültür mantarı , Danimarka peyniri, Et suyu

yumurta
yumurta

Çizgili Levrek ve Salsify

-Salsify, bebek lahana, menekşe rengi şalgam turşusu

Ördek ve Karnabahar

-Kendi yağında pişmiş ördek, pazı, siyah truffle

aquavit main course
aquavit main course

Armut Şarabı ve Zencefil

Fuji elma ve Karamel

-Kakuleli Panna cotta, Sıkıştırılmış elma, Keçi sütlü buzlu tatlı

aquavit dessert
aquavit dessert

Gördüğünüz üzere menüyü anlamak bile biraz zamanımı aldı :) Daha sonra her tabağın gelişinden önce garsonlar masaya gelip yemeğin nasıl yapıldığını içindeki malzemelerin nerden alındığını, İşveç trüf mantarının diğerlerinden nasıl bir tat farkı olduğunu 5 dakikalık brifingler şeklinde açıkladılar :) Bu açıklamalar bana ilk başta biraz komik gelse de, yemek yapmanın nasıl büyülü bir süreç olduğunu bir kez daha idrak etmeme sebep oldu. Kendimi yemek konusunda az da olsa bilgi sayan ben aslında yolun sadece en başında olduğumu böylelikle anlamış oldum.

kopuk
kopuk

Açıklamalardan sonra gelen her tabak farklı bir lezzet şöleni gibiydi. Hangi daha güzeldi açıkçası karar veremedim çünkü bütün yemekler birbirinden gel ve şahsına münhasırdı diyebilirim.

Yemeğin sonunda bu tarz bir restorana göre ortalama sayılabilecek bir hesabın yanında, İsveç Sıcak Şarabı (Swedish Glögg) yapım kitini de hediye ettiler J Hediyemi o kadar sevdim ki faturaya aldırmadım bile :)

KARAR :)

Bunca zaman para biriktirip hepsini bir akşam yemeğinde harcamaya değdi mi diye sorarsanız cevabım.... Evet Kesinlikle Değdi olur. Söylediğim gibi farklı tatlar denemeye düşkün bir insan olarak, bu derece farklı ve her biri artistik bir biçimde pişirilmiş ve sunulmuş ziyafet benim açımdan unutulmaz bir deneyim oldu.

aquavit fall tasting menu 1
aquavit fall tasting menu 1

Ayrıca eğlenmek, mutlu olmak ve yeni tecrübeler edinmek için harcadığım paraya ben zaten hiçbir zaman pişman olmadım.... Siz de benim gibi düşünüyorsanız şiddetle tavsiye ederim :)

2015 MÜZİK FESTİVALLERİ REHBERİ
mussssss4.jpg

2015’in gelmesiyle beraber yeni yıl kararları arasına “daha çok seyahat etmek” yazan kişiler çoktan planlarını yapmaya başladı. Bu zamanlar gerçekten gezginlerin yıllık seyahat planlarını yapması açısından çok ideal çünkü biletler nispeten daha ucuz :) Ve çok iyi biliyorum ki ben dahil birçok kişinin bu yılki hayallerinde dünyaca ünlü bir müzik festivaline gitmek var. Müzik festivalleri, sadece müzik dinleyip ruhunuzu besleyeceğiniz bir ortam olmanın çok ötesinde tamamen doruklarda bir eğlence festivali olmaya geçtiğinden beri herkesin hayallerini süslemeye başladı.

İşte 2015 planlarını yapanlar için dünyanın en ünlü müzik festivalleri...

Coachella, 10-12 – 17-19 Nisan 2015

Indio, California’da düzenlenen Coachella Amerika’nın en ünlü müzik festivali. Dünyaca ünlü grupları ağırlayan bu müzik festivali aynı zamanda son yıllarda ünlüleri görmek ya da kendini göstermek isteyenleri gittiği 1 numaralı etkinliğe dönüşmüş durumda. Bu kadar popüler olması size korkutmasın. Ben oraya gidip de eğlenmeden döneni hiç duymadım :) 2015’te etkinlik yoğun ilgi üzerine iki haftasonu olarak düzenlenecek. Biletler 375 dolar. Konser listesi ise şu şekilde;

coachella

 

Glatsonbury 24-28 Haziran 2015

İngiltere’nin Somerset şehrinde düzenlenen bu müzik festivali, festival dünyasının zirvesi olarak görülüyor. 1970lerde başlayan bu festival kimleri ağırlamamış ki; U2’dan Paul Mccartney’e, Beyonce’den Metalica’ya diyeyim gerisini siz tahmin edin :) Hep rastladığımız çamur içinde konser dinleyen gençler görüntüleri de hep bu konserden J 2015 konser listesi henüz belli değil ama ben eminim ki bizi çok sıkı bir sürpriz bekliyor. Bilet fiyatları 170 Pound civarında.

glastonbury 2015

 

Roskilde 27 Haziran - 4 Temmuz 2015

Danimarka’nın güneyinde yer alan Roskilde’de yapılan bu festival 1970 lerden beri düzenlenen köklü festivallerden bir tanesi. Kuzey Avrupa’nın ise en ünlüsü.  Malum Kuzey Avrupa’ya doğru gittikçe metal müziğe olan ilgi yoğunlaşıyor. Geçtiğimiz yıllarda da festivali bu ilgi şekillendirmiş diyebilirim. Ama son dönemde festivalin de popülerleşmesi ile birlikte popular isimlere de yer vermeye başlamışlar. Festivalin en büyük, en büyük rahatlığı şehir merkezine diğer festivallere nispeten yakın olmanız. Yani isterseniz gece kamp alanında kalmak zorunda değilsiniz, şehir dönüp keyfinize de bakabilirsiniz çadırda kalmak istemiyorsanız tabi ki :) Full Festival bilet fiyatları yaklaşık 300 dolar.

Festivalin bu yılki konser listesi şöyle:

roskilde

 

Benicassim 16-19 Temmuz 2015

Barcelona Valencia arasında Akdeniz kıyılarında yapılan bu festival de bir başka favori. Deniz, kum, güneş bir de güzel müzik başka ne isterim diyorsanız kaçırmayın derim. Bu festivalin en büyük artısı ise tatilin her türlü nimetini bir arada sunması. 2015 konser listesi henüz belli değil. Biletler ise 130 Euro

benicassim 

 

Sziget Festivali 10-17 Ağustos 2015 

Sziget bizim bildiğim adıyla Zigetvar Festivali Avrupa’nın en ünlü festivallerinden biri. Sultan Süleyman’ın son seferini yaptığı Zigetvar yani Sziget tam bir eğlence ve özgürlükler adasına dönüşmüş durumda. Bu festivalin en büyük avantajı 1000’den fazla farklı performans sergilenmesi ve saymakla bitmeyecek yan aktiviteleri. Bu yıl konser verecek dev isimler henüz açıklanmamış da olsa 2014 yılının “After Movie” videosunu izlemek bu yılki biletinizi almak için yeterince ikna edici olacaktır. Sziget için 5 günlük bilet 199, 7 günlük bilet ise 229 Euro.

sziget map

 

 

CNN, COCA COLA VE RAP’İN BAŞKENTİ: ATLANTA
atlanta-738x3552.jpg

A.B.D.’nin akıl almaz bir hızla büyüyen ve gelişen şehri Atlanta’ya uçağım inerken gözlerime inanamadım. Her yer yemyeşildi… Coca Cola, CNN ve Delta Airlines gibi dünyaca ünlü şirketlerin ve daha nicelerinin merkezi olan bir şehir, nasıl kalkınmanın soğuk yüzünden bu kadar uzak durabilmiş merak ettim. Herhalde Atlanta Havalimanı dünyanın en yoğun trafiğine sahip olduğu için şehirden 2-3 saat uzağa kurulmuştur, burası şehir değildir diye düşündüm. Ancak bu tezim de 20 dakikalık bir metro yolculuğu sonucunda çürüdü.

Skyline-Marietta_web
Skyline-Marietta_web

Şehrin sırrına sonradan vakıf oldum. Şehir merkezi gökdelenleri, Coca Cola CNN gibi önemli şirketlerin merkezleri lüks restoranlarıyla New York’u aratmıyor. Merkezden biraz uzaklaşıldığında ise yemyeşil bahçeler ve tek katlı evler ile tam bir güney havası esiyor. Hatta öyle ki Atlanta birçok kaynakta ormanların arasındaki şehir olarak anılıyor.  Yani Atlanta hem büyük şehrin sunduğu modernizmi hem de güneyin rahatına düşkün ve mutlu havasını beraber sunuyor.

ATLANTA NEREDE?

Atlanta Türkiye’de maalesef pek fazla tanınmıyor. Hatta Atlanta’ya gitmeden internette yaptığım araştırmada sadece anten markası aramalarına rastladım. Diğer bir en çok yapılan arama ise Atlanta nerede olmuş? Atlanta işte burada :)

ATL
ATL

ATLANTA’NIN LAKAPLARI

Hotlanta: Amerikalıların buraya hotlanta demesinin iki sebebi var. Birincisi yılın büyük bir kısmında havanın sıcak olması, ikincisi ise canlı gece hayatı. Ama şehrin yerlileri bu lakaba nedendir bilinmez çok gıcık oluyorlar benden söylemesi.

Terminus: A.B.D.’nin ilk demiryollarından birinin son durağı olması nedeniyle Atlanta’ya terminal anlamına gelen “Terminus” denilmiş.

Marthasville: Şehrin ilk valilerinden Wilson Lumpkin’in kızı Martha’nın onuruna şehre bir sure Marthasville denilmiş.

Güneyin Başkenti: Güney A.B.D.’deki diğer şehirlerin aksine ekonomik açıdan çok güçlü olduğu ve büyük şirketlerin merkezi olduğu gerekçesiyle şehre yaygın olarak güneyin başkenti deniliyor.

ATLANTA GEZİ REHBERİ

Bu şehirde gezmeye görmeye değer şeyler daha çok modern cazibe merkezleri. Şehrin zengin bir tarihi olsa da sivil savaş sırasında şehrin tamamı yakıldığı için şehirden geriye hiçbir şey kalmamış. Ama şehir sonrasında tam anlamıyla küllerinden doğmuş. Şehre hızla toparlanırken o dönemim Valisi Ivan Allen, Atlanta’ya “Nefret Etmek için Fazla Meşgul olan Şehir” adını takmış. İşte bu şehirde gezebileceğiniz yerler;

Centennial Olympic Park:

Olimpiyatların 100. Yılında düzenlenen Yaz Olimpiyatları’nı Atlanta 1996 yılında başarılı bir şekilde organize etmiş. Şehrin merkezine bu park olimpiyatların onuruna inşa edilmiş. Şehrin tam merkezinde bulunan bu park keyifli zaman geçirmek ve şehrin fotoğraflarını çekmek için harika bir yer.

Georgia Aquarium:

2015 te açılan bu akvaryum dünyanın en büyük akvaryumu olma özelliğini taşıyor. Yüzbinlerce canlının yaşadığı bu akvaryumun canlı çeşitliliğinin yanı sıra dikkat çeken bir diğer özelliği de dünyanın nadir içinde yüzebileceğiniz akvaryumlarından biri olması. Balina Köpekbalıklarının olduğu özel bir bölümde dalabilirsiniz. Bir daha Atlanta’ya gidersem ilk yapacağım şey bu herhalde.

Atlanta Coca Cola Müzesi:

Eloğlu neler yapıyor dedirten bir müze :) Coca Cola’nın tarihinden bu güne kadar kullandığı şişelerin sergilendiği bölüme çok başarılı bir müzecilik anlayışıyla düzenlenmiş bir yer. İçinde Coca Cola’nın gizli formülünü kendiniz deneyebileceğiniz interaktif bölümler de bulunuyor. Çıkışta ise bu güne kadar dünyanın her yerinde piyasaya sürülmüş 60 farklı Coca Cola ürününü ücretsiz deneyebileceğiniz bir platform var. Hediyelik kısmındaki birbirinden ilginç ürünleri saymıyorum bile…

CNN Merkezi

Atlanta’yı ziyaret eden turistik atraksiyonlardan önemli biri de CNN merkezi. Dünyanın güçlü haber kanallarından biri olan CNN’i Atlanta’da ziyaret edebilir, Spikerlerin ana haberleri sunduğu stüdyolarda fotoğraf çektirebilir ve çalışanları günlük iş yaşamlarında haberleri hazırlarken görebilirsiniz. Amerikalılar CNN merkezini de ticari bir ürüne dönüştürmeyi başarmış ve gerçek bir CNN turu hazırlamışlar. Ben bu deneyimden çok etkilendim. Biraz tuzlu olsa da bu turu herkese tavsiye ederim.

Atlanta Fox Tiyatrosu

Gerçek bir 1920ler deneyimi sunan Atlanta Fox Tiyatrosu, mimarisi ile ziyaretçileri büyülemesinin yanı sıra birçok ünlü Broadway oyunu ve müzikaline ev sahipliği yapıyor. Bu tiyatroda aynı zamanda dünyanın en büyük kilise piyanosunu da görebilirsiniz. Bu piyano, nam-ı diğer “Mighty Mo” dünya çapında büyük bir üne sahip. İster burada bir oyun izleyin, isterseniz 60 dakikalık turlara katılın ama bu deneyimi kaçırmayın derim.

Marthin Luther King Tarihi Merkezi

A.B.D.’nin ırkçılık karşıtı söylemleriyle tanınan ve meşhur “Bir Hayalim Var” konuşmasını yapan AfroAmerikan Sivil Haklar Hareketi Lideri Martin Luther King de bir Atlantalı. Atlanta ziyaretiniz sırasında doğduğu evi ziyaret edebilir, tarihi merkezi ve mezarını ziyaret edebilirsiniz.

ATLANTA’DA YAPILACAK EN GÜZEL İKİ ŞEY: YEMEK YEMEK VE ALIŞVERİŞ YAPMAK

Georgia dışındaki Amerikan eyaletlerinde yaşayan ortalama birine Atlanta’yı sorarsanız alacağınız cevap genelde bu oluyor; iyi yemek ve ucuz alışveriş.

Ben ikisini de test ettim onayladım ..:) İlk olarak yemekten bahsetmek gerekirse, Atlanta güneye has lezzete sahip tarifleri nispeten uygun fiyatlarla sunmasının yanı sıra dünya standartlarında restoran ve barlara ev sahipliği yapıyor.

Bunlardan biri de şehrin en güzel manzarasına sahip olan Sun Dial Restaurant. Bu 3 katlı restoran Batı Yarım Küre’nin en yüksek oteli olan Westin Peachtree Plaza Hotelinin en üst katında yer alıyor. Döner bir platformun üzerinde bulunan bu restoranda bütün Atlanta’yı gökyüzünden izleyebilir, lezzetli güney yemeklerinin tadına bakabilirsiniz.

Daha klasik bir güney yemeği yemek istiyorsanız Mary and Mac’s Tee Room’a uğramanızı öneririm. Burada güney usulü tavuk-hindi yemeklerini yanında “Grits” denilen krema kıvamındaki mısır ezmesiyle yiyebilirsiniz. Kümes hayvanları üretimi burada çok fazla olduğu için tüketimi de bir o kadar fazla. O kadar ki kahvaltıda buranın ve başka birçok yerin menüsünde kızarmış tavuk ve waffle kombinasyonunu gördüm ve garsonlara nasıl yani neden diye sormadan edemedim :)

Mary and Mac’si ünlü yapan özellik lezzetli ve kalorisi yüksek yemekler sunmanın yanı sıra sloganları “Karnım doydu, sırtım sıvazlandı” Bunun ilk başta sadece bir slogan olduğunu düşünmüştüm. Sonradan Masaları tek tek dolaşıp herkesin hatırını soran ve sırtlarını sıvazlayan iyi niyet elçilerini görünce açıkçası çok şaşırdım.

Yağlı ballı güney yemeklerine bir ara vermek isterseniz True Food Kitchen doğru bir seçim. Lenox Square Alışveriş merkezinin hemen altında yer alan bu restoranın menüsünde işlenmemiş gıdalarla hazırlanan taze ve lezzetli yemekler var. Amerika’da hızla yayılan işlenmemiş gıdalarla hazırlanan taze yemek akımı Atlanta’da da oldukça revaçta.

Alışveriş Cenneti Atlanta

Atlanta sayısız outletleri, alışveriş merkezleri ve düşük vergi oranlarıyla tam bir alışveriş cenneti. Ben Atlanta sonrasında New York’a gideceğim için alışverişin büyük bir kısmını seçeneklerin New York’ta daha çok olacağını düşünerek maalesef oraya bırakmıştım…

Atlanta’da fiyatlar nispeten daha ucuz hele outletlere giderseniz kesinlikle daha ucuz. Ayrıca Atlanta çeşit bakımından New York, Washington DC gibi büyük şehirlerden geri kalmıyor.  Yolunuz Atlanta’ya düşerse uğramanızı tavsiye edeceğim alışveriş merkezleri genel bir alışveriş için Lenox Square Mall, daha lüks bir alışveriş için ise North Georgia Premium Outlets.

OKUYUN-İZLEYİN

Rüzgar Gibi Geçti: Eğer bir edebiyat ya da filmseverseniz Margaret Mitchell'a Pulitzer Ödüllü’nü kazandıran “Rüzgar gibi Geçti” kitabını yazdığı evin de Atlanta’da yer aldığını muhtemelen biliyorsunuzdur. Amerikan iç savaşının yaşandığı yıllarda Güneyli güzel Scarlett O'Hara'nın 3 evliliğini ve zenginlikten fakirliğe düşüşünü anlatan romandan uyarlanan sinema aynı zamanda Türkiye sinema tarihinde en çok bileti satan filmi. Şehre gitmeden önce mutlaka izleyin.

Aslında Atlanta filmler açısından oldukça zengin. Açlık Oyunları gibi gişe başarısı yüksek birçok film ve Vampir Günlükleri (Vampire Diaries), Yürüyen Ölü (The Walking Dead) gibi popular diziler Atlanta’daki stüdyolarda çekilmiş ve de çekiliyor. Şehirde bu yapımların hayranlarına özel Film ve dizilerin çekildiği yerlerin gezdirildiği turlar da düzenleniyor.

DİNLEYİN

Atlanta nüfusunun çoğunluğu Afrika kökenli Amerikalılardan oluşuyor ve dolayısıyla şehir zamanla rap müziğin de başkenti haline gelmiş. Bu nedenle şehrin havasına girmek için Atlantalı Outkast, Ludacris gibi rap ve Usher gibi R&B müzisyenlerini dinleyebilirsiniz.

HARİKA 2014!
20151.jpg

2013 yılına veda yazımı, daha önceki yıllarda kullandığım blogum salomeswonderland.blogspot.com.tr den yayınlamıştım. 2013 için "İnanılmaz 2013" demiştim ve 2014'e de "Harika 2014" sıfatını uygun bulmuştum :) 2014 benim açımdan biraz çalkantılı bir yıl oldu. Ama aynı zamanda hayatımda en çok istediğim şeylerden birini yapmak; profesyonel blogumu açmak için bana fırsat verdi. Bu nedenle benim için yeri çok çok ayrı...

Nasıl mı oldu? Öncelikle bir dönem büyük bir para sıkıntısı yaşadım ve ek gelir elde etmek için bir internet sitesine makaleler yazmaya başladım. Bu sayede internet için nasıl yazı yazılır bunu öğrendim. Sonra site sahibinden site açmakla ilgili merak ettiğim herşeyi öğrenme imkanı buldum... gerisi ise çorap söküğü gibi geldi.

Bu yılki vedamı da çok emek harcadığım ve yapım aşaması tamamlanmak üzere olan Traveling-lady'den yapıyorum. Ve bu yıl benim için Harika ya da İnanılmaz yerine "Traveling Lady" yılı olsun diyorum :)))

Herkese Mutlu Yıllar ...

ABD SAVANNAH, GEORGIA
skyline.jpg

Savannah ziyaretim kısa olsa da oldukça güzeldi. Amerika’nın Georgia Eyaletinin başkenti olan soğuk Atlanta’dan ayrıldıktan sonra, 4 saatlik bir araba yolculuğu sonrasında yazdan kalma bir gün yaşayan Savannah beni karşıladı. Yeşil Meşe ağaçlarından sarkan ipek çiçeklerinin yarattığı manzara ve tarihi şehir merkezi beni gerçekten büyüledi. Şehri yıla 13 milyon turistin ziyaret ettiğini duyunca bu nedenle şaşırmadım. Şehir ayrıca, Amerika’daki en iyi 4. Tarihi şehri ve sahil kıyısı gibi ödüllere de layık görülmüş.

Savannah’yı keşfetmeye, şehri tanımak isteyen her turistin yapması gerektiği gibi Bull Caddesinden geçerek başladım. 10 blok boyunca uzanan caddede, tarihi şehir merkezini, şehrin yerlilerini, bisiklete binenleri, tramvay ile şehir turu yapan turistleri ve şehrin alameti farikası kare şeklindeki parkları görebilirsiniz.

10323985_10152087552853994_1344843384953274155_n
10323985_10152087552853994_1344843384953274155_n

Bull Caddesini keşfederken, çevremdeki bütün yapıların çok eski tarihi binalar olduğunu farkettim ki bu A.B.D standartlarında çok nadirdir. Bu ambiyans beni şehrin tarihini araştırmaya sevketti diyebilirim.

SAVANNAH: KISA TARİH

Bana ufak bir İspanyol Şehri gibi görünen Savannah, 1733’te kurulmuş. Bu tarih size çok da eskiymiş gibi gelmeyebilir. Ama A.B.D’nin kısa tarihini göz önüne aldığımızda şehrin ilk kurulan şehirlerden biri olduğunu anlayabilirsiniz.

İlk Kolonist, İngiliz James Edward Oglethorpe Savannah’ya 1733 yılında ilk geldiğinde, o topraklarda Yamacraw kabilesi yaşıyormuş. Diğer Kolonistlerin aksine, kabile şefiyle bir anlaşma yapmış ve yerleşim yerleri arasında bu güne kadar gelen koruma amaçlı kaleler yapılmış.

Oglethorpe güvenlik mevzusunu kontrol altına aldıktan sonra planlı bir şehir oluşturmak için Oglethorpe Planı’nı sunmuş. Bu plan sayesinde Savannah A.B.D. tarihinde planlı olarak kurulan ilk şehir olmuş. Söylentiye göre Oglethorpe şehri planlarken Paris’teki kare şeklindeki parklardan etkilenmiş. Şehirde 26 kare şeklindeki park da tarihi kişiler, tarihi olaylardan ismini almış ve her birinde muhakkak tarihi olaylara atıf yapan heykeller veya plaketler bulunuyor.

savannah squares
savannah squares

Şehrin bu yapısı ve doğası herkesi o kadar etkilemiş ki, Amerikan İç Savaşı’nda Komutan William Tecumseh Sherman bile Georgia’nın gerisine yaptığının aksine Savannah’yı ateşe vermeyi reddetmiş.

SAVANNAH YEMEKLERİ

Bu kadar araştırma ve keşif insanı tabi ki acıktırıyor. Dolayısıyla ben de güney mutfağını doğru yerde keşfetmek için en iyi Savannah Restoranları araştırmama başlıyorum.

İlk defa Savannahlı biriyle tanıştığımda da zaten şehirde yemeğe atfedilen önemi anlıyorum. Zira konuşmamız şu şekilde şekillendi;

A: Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum

B: Ben de.

A: Şehire ne zaman geldniz?

B: Dün

A: Ohhh, peki nerede yemek yediniz???

Yani yemekle ilgili sorular burada her zaman merhaba’dan sonra geliyor, bunu da böylelikle öğrenmiş oluyorum. Yemek her zaman öncelikler listesinde ilk 3’te. Bunun birinci nedeni güney gelenekleri, ikincisi ise bence bölgeye özel leziz yemekler! (Özellikle de taptaze deniz ürünleri ile yapılan yemekler)

Araştırmalarım sonucunda Savannah’da birçok harika restoran olduğunu görüyorum. Şehrin yerlilerinin favorileri ise kahvaltı için Clary’s Cafe, tatlı krizleri için Leopald’s Ice Cream ve Akşam yemekleri için Olde Pink House.

leopolds ıcecream
leopolds ıcecream

Ben de Olde Pink House’da yemek yeme şansını yakaladım. Bu restoran aslında 1772 yılında inşa edilmiş bir mansiyondan dönüştürülmüş. Burayı tavsiye eden kişilere ne kadar teşekkür etsem aslında az. Buraya gelerek hem harika güney yemeklerinden tatma imkanı buldum hem de tarihi bir mimariye sahip bir mansiyonun içini gezme isteğimi gerçekleştirdim.

savannah old pink house
savannah old pink house

Olde Pink House’da buraya özgü bir atıştırmalık olan eritilmiş pimiento peyniri çubuklarıyla başladım. Atıştırmalık deyip geçmemek lazım, kaç tane yedim hatırlamıyorum bile J Bundan sonra yemeğe kızarmış yeşil domatesler ile devam ettim. Ama yemeğin zirve noktası Shrimp and Grits denilen ana yemekti. Güneyde bu grits denilen ve öğütülmüş mısır, kremayla ile yapılan yan yemek kahvaltıdan akşam yemeğine her zaman sevilerek yeniyor. Karides ise zaten taptazeydi.... Buranın tek kusuru aklımın diğer yemeklerde takılı kalması oldu L

SAVANNAH’DA YAPILMASI GEREKEN ŞEYLER

  • Forest Gump’a Saygılarınızı Sunun
sv forest gump
sv forest gump

Eğer siz de bir sinema tutkunuysanız, bu ilginç detay sizi yakından ilgilendiriyor. Yukarıda bahsettiğim gibi, şehir kare şeklindeki parkların etrafına inşa edilmiş. Bull Caddesine yakın bir park ise içlerinde en meşhur olanı. Bu parkı bu kadar meşhur yapan ise kült Forest Gump Filminin bu parkta çekilmiş olması.

  • SCAD’ı Keşfedin
scad
scad

Bu şehri bu kadar özel yapan faktörlerden bir tanesi de Savannah Sanat ve Tasarım Üniversitesi, kısaca SCAD. Bu üniversite Amerika’nın en büyük sanat üniversitesi ve dolayısıyla da şehir kocaman bir SCAD Kampüsüne dönüşmüş durumda. Bir örnek vermek gerekirse, SCAD yönetimi tarihi şehir merkezindeki yıkılmak üzere olan eski binaları satıl almış ve öğrencilerine bitirme ödevi olarak binaları restore etmelerini vermiş. Sonuç tabi ki sonsuz yaratıcılık J Şimdi bu binalar SCAD’ın öğrenci yurtları olarak kullanılıyor. Bu proje sayesinde Savannah ve SCAD ciddi bir üne kavuşmuş. Bu Hip ve cool binaları görünce insan yeniden öğrenci olmaya özeniyor... tabi ki Savannah’da J

Daha derinlemesine bir SCAD deneyimi için SCAD Sanat Müzesi’ni de ziyaret edebilirsiniz.

  • Savannah Tarihi Şehir Merkezini Gezin
spanısh moses
spanısh moses

Savannah’ya yapılan gezi, tarihi şehir merkezine gidilmeden tamamlanmış sayılmaz. Çünkü şehrin kalbi ve ruhu burası diyebilirim. Muazzam tarihi binaları, yeşil meşe ağaçlarından sarkan ipek çiçekleriyle dolu parklarıyla Savannah Tarihi Şehir Merkezi uyanmak istemeyeceğiniz tatlı bir rüya gibi. A.B.D. Hükümeti tarafından 1966 yılında tarihi miras olarak korunmaya alınması boşuna değil J

  • Gerçek Hayaletlerle Tanışın
weeping angel
weeping angel

Bu şehirde yapılacak en ilgin. Şeylerden biri de hayalet turlarına katılmak. İlnç ve uzun tarihinden midir bilinmez, Savannah Amerika’nın gerçek hayalet barındıran birkaç destinasyonundan biri olarak gösteriliyor. Birçok seyahat acentesi de bu krizi fırsata çevirip hayalet turları organize etmeye başlamış. Bu turlarda Colonial Park mezarlığı, eski tarihi şehir merkezi, terkedilmiş mansiyonlar gece saatlerinde ziyaret ediliyor. Gerçek hayalet gördüğünü söyleyen kişilerin sayısı da oldukça fazla. Zaman kısıtı nedeniyle ben bu turlara katılamadım fakat, buraya bir daha gidersem yapılacaklar listemin başınd bu turlara katılmak yer alıyor.

  • Göremeyenler için Bahçe Deneyimi
fragrant
fragrant

Savannah ilginç aktivitelerle dolu bir şehir. Forestry Park’da bulunan göremeyenler için bahçeyi ziyaret etmek de bu aktivitelerden bir tanesi. Bu bahçedeki kokular o kadar yoğun ki, bahçede yer alan birçok türden kuşun da yarattığı ambiyansla, göremeyen kişiler dahi bahçede oldukları hissini yaşayabiliyorlarmış. Kokuların bu kadar yoğun olmasının sebebi ise bahçenin etrafına inşa edilen özel doku ve şekildeki duvarlar ve yoğun kokulu çiçek çeşitleriymiş.

  • Kız İzcilerin Kurucusunun Evini Ziyaret Edin
girl scouts
girl scouts

Amerikan filmlerinde gördüğümüz kurabiye satan kız izcilerin kurucusu Juliette Gordon Low’un evi de Savannah’da. Bu evi ziyaret etmekten zevk almanız için küçük bir kız olmak zorunda değilsiniz. Viktoryan mimarinin güzel örneklerinden biri olan bu evde, şehirdeki en farklı ve eğlenceli hediyelik eşya dükkanı da bulunuyor.

  • Tybee Adasında Rahatlayın 
tybee
tybee

Tybee Adası’na 20 dakikalık bir araba yolculuğu sonucunda ulaşabilirsiniz. Eğer beyaz kumlarda yürümek ve berrak okyanusta keyif yapmak istiyorsanız, Tybee Adası ziyaretini Savannah gezi programınıza ekleyin derim. Buraya gelmişken tarihi deniz fenerini ziyaret etmeyi unutmayın ve en taze deniz ürünlerini tadın J

AmerikatravelingladyComment