Posts in AVRUPA
PARİS'İN EN HİP BÖLGESİ LE MARAİS LEZZETLERİ
ph1.jpg

Yaklaşık 1 yıl süren Paris maceramda en çok uğradığım semtlerden biri "Le Marais" olmuştur. Le Marais aslında ilk dönem şehrin göçmenlerinin ve en fakirlerinin yaşadığı bir yerken, zamanla Paris'in gelişip büyümesi ile birlikte şehrin en gözde semtlerinden birine dönüşmüş. Lezzet durakları bakımdan gelişmeyen bir yerin Pars'te popi olmasına imkan olmadığından Le Marais de tabiki inanılmaz, kendine has lezzet bombası dükkanlarla dolu... Bu kış Le Marais'in çok bilmediğim bu yüzünü daha yakından görmek için Paris'in en ünlü yiyecek turu olan “Taste of Paris "  ile Le Marais turuna katıldım. İlgilenenler için Paris by Mouth isminde bir blog ile başlayıp ilgi çığ gibi büyüyünce turlar da düzenlemeye başladıklarını belirtip bloğu da şuraya koyayım  www.parisbymouth.com

Evet bu girizgahtan sonra itiraf zamanı ...

Bu turdan sonra dedim ki ben aslında Le Marais'in bu yüzünü az bilmek bir yana hiç bilmiyormuşum 🙈 Mesela 3 aydan fazla çalıştığım ofisten 2 dakika ileride Paris'in en ünlü ekmek fırını, Fransızların deyimiyle Boulangerie, 5 dakika ileride ise dünyanın en iyi çikolatacılarından olarak gösterilen bir yer varmış.  Neyse ...  bilmemek ayıp değil öğrenince paylaşmamak ayıp 🤘

Tout Autour du Pain

Turumuza bu resim gibi görünen, önünden geçtiğinizde kokuların beyninizi gevşettiği bu Boulangerie'de başladık. Burası her yıl düzenlenen "Paris'in En İyi Bageti" yarışmasında defalarca ilk 10'a girmeyi başaran bir yer. Bu yarışma baya baya ülkenin en ünlü seçimlerinden bir tanesi bu arada, herkes solukları tutup takip ediyor .

Bu yarışmanın yanı sıra en iyi tereyağlı kruvasan yarışmasını da birkaç kez kazanmışlığı var bu fırının. Bütün bu ün, şan şöhretin asıl sahibi ise Benjamin Turquier, Fransa'da benim diyen celebrity den daha ünlü bir adam :)

IMG_5769.jpg

Neler tattık:

Burada, meşhur tereyağlı kruvasanı, daha meşhur olan baget ekmeği, vannetis denilen beyaz çikolatalı ekmeği, chouquettes denilen şekerle kaplı kremalı pufları denedik. Hepsi muazzam ama içinden en sevdiğim baget oldu. Sanki bağımlılık yapan bir madde gibi kendimi durduramadan sayısız dilim yedim....  Bu ekmeği yiyince hani o tuhaf yarışmaların falan neden bu kadar popüler olduğunu bir anda evraka diyip anlıyor insan !

Adres: 59 rue de Saintonge, 75003.

Jacques Genin

İkinci durağımız bu bölgenin en kalabalık dükkanlarından Jacques Genin Çikolata Dükkanı oldu. Bu dükkana dışarıdan baktığınızda ya da ilk girdiğinizde zaten çikolatacı olduğunu anlamanız mümkün değil... Burayı keşfedemediğim için kendimi suçlamıyorum :)

Burası daha ziyade bir kuyumcuya ya da Paris'in meşhur concept storelarına benziyor. Her şey inanılmaz organize ve her yer en pahalı çiçek aranjmanları ile dolu. Biz Allah'tan açılır açılmaz içeri girdik, yoksa normal bir zamanda tezgahın önünde 1 saatlik kuyruk olduğu söyleniyor.

IMG_5761.jpg

Neler Tattık:

Çikolata çeşitlerinden Jacques Genin'in en meşhurlarından olan kahveli, naneli ve kakuleli bitter çikolataları tattık. Açıkçası market çikolatalarını bir yana bırakın daha önce yediğim özel yapım çikolatalara bile benzemiyordu, tatlar aromalar çok yoğun ama asla baymayan bir tatlılığı vardı.

Benim için bir diğer sürpriz de Pates de Fruit denilen meyve bombaları oldu. Normalde asla yemediğim dışarıdan jelibona benzer bu tatlı beni en çok şaşırtan tatlı oldu. Zaten bu ürünler de özel bir kısımda tutuluyor, oradaki görevli kız sanki dünyanın en önemli şeyini anlatıyor gibi şu tat var bu aroma var, noele özel bu tadı çıkardık diyince de biraz uyanmam lazımdı sanırım. Ben sizin en favoriniz neyse onu verin deyip geçiştirdim. Ama aman Allah'ım o neydi öyle ...gerçekten de meyve bombası gibi bir his veren bu ürünün %80 i zaten özel seçilen meyvelerden yapılıyormuş.

jacques-genin-collage-min.jpg

Çıkarken dayanamayıp bir de en popüler çeşitlerden oluşan karma paketten kaptım aileme hediye etmek için... Sayısız Paris seyahatimden getirdiğim sayısız hediyeden bu güne kadarki en popüleri bu oldu.

Adres: 133 rue de Turenne, 75003.

Le marché couvert des Enfants Rouges

Gittiğimiz yerler içinde en iyi bildiğim yer ... Paris'in en pahalı ve en meşhur pazarlarından bir tanesi. Burası 1615 yılında bir yetimhane olarak kurulmuş. Bu yetimhanedeki çocuklar hep kırmızı giydirildiği için, 2000 yılında kapalı pazar olarak açılan bu alana kırmızı çocuklar kapalı pazarı anlamına gelen Le marché couvert des Enfants Rouges adı verilmiş.

Le-marché-couvert-des-Enfants-Rouges.jpg

Burası klasik bir pazar yeri olmasının yanı sıra birçok ülkenin mutfağını sunan yemek tezgahlarına ev sahipliği yapıyor. Benim yemek tezgahları içinde en sevdiğim yine başka bir yemek blogu olan lefooding.com  un da en iyiler arasında gösterdiği hamburgerci. Bir başka favori ise önünde her zaman 30 dakikalık kuyruk olan krepci.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Biz buraya aşağıda detaylarını yazdığım peynirciyi (Fromagerie) ziyaret etmek için geldik.

Jouannault Cheese Shop

IMG_5787-1.jpg

Buraya sonraki duraklarımızda tadacağımız organik Fransız şaraplarına eşlik etmesi için en ilginç peynirlerden almaya geldik. Bu ufak dükkanda bir yarım saat geçirdikten ve tezgahtarla kısa bir sohbet ettikten sonra Fransızların bu peynir konusunu ne kadar ciddiye aldığını tezgahtarın verdiği aşağıdaki bilgiler sayesinde bir kez daha özümsemiş oldum. Şöyle ki;

  • Peynir konulu birçok atasözleri var  mesela “Peynirsiz yemek güneşsiz bir güne benzer" gibi
  • Ortalama bir fransız yılda 26 kilo peynir tüketiyormuş ..ki fransızlarla yaşamış  biri olarak diyebilirim ki bence 26 kg çok mütevazi bir rakam
  • Siz siz olun peynir kokuyor gibi bir şeyi asla Fransızlarla yediğiniz bir akşam yemeğinde söylemeyin, bu en büyük hakaretlerden sayılıyormuş
  • Bu çok meşhur ve de asla kokmayan :p peynirler sağlık nedenleri ile  ABD gibi bazı ülkelerde yasaklanmış durumda
  • Genel bilgi olarak da öğrendik ki Fransa'da 350 kayıt altına alınmış peynir çeşidi var, bunların en ünlüleri  Brie, Camembert, keçi peyniri, rokfor ve Comté.

Eğer siz de benim gibi en fazla 10 peyniri ayırt edebiliyor ve neyin neyle gideceğine asla karar veremiyorsanız, bizim gibi insanlar için hazırlanmış bazı menüler de var :) 54 eurodan başlayan fiyatlarla tabi 😂

pkolaj-min.png

Denediğim peynirlerle ilgi izlenimlerimden detaylı olarak şaraplar kısmında bahsedeceğim.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Maison Ramella

Pazarın karşısında bulunan şarküteri Maison Ramella çok ufak bir yer olmasına rağmen sayamayacağım kadar çeşit sunuyor. İçeri girdiğinizde ne istediğinizi de tam bilmiyorsanız tam bir akıl tutulması yaşıyorsunuz. İşte bu noktada çalışanlarla diyalogunuz devreye giriyor. O gün neyi çok güzel yapmışlar, o mevsimde neyin tadı daha güzel gibi sohbetlere dalmazsanız karar vermek imkansız gibi ...

IMG_5791-1.jpg

Bize Allahtan bu konuda rehberimiz Melanie yardım etti.. Bizim o sezon için seçtiklerimiz taze otlu tavşan terin ve ördek pate oldu.

Adres: 39 rue de Bretagne, 75003

Pierre Hermé

Daha sonraki durağımız Pastaların Picasso'su ünvanına sahip Pierre Hermé'nin bölgede yeni açtığı dükkanı oldu. Neden Picasso ? Çünkü Pierre Hermé  kimsenin hayal edip yakıştıramayacağı tatları biraya getirip, gelenekselin tamamen dışına çıkıp buna rağmen ortaya şaheser denilebilecek tatlar çıkarıyor.

IMG_5795.jpg

Kendi markasını yaratmadan önce, yıllarca dünyanın en meşhur makaron zinciri olan "Laduree" de 11 yıl şeflik yapan Pierre Hermé Zeytinyağlı ve Vanilyalı adıyla makaron üretip bunu herkese kabul ettirebilen bir yetenek. Ama belki de en ünlü çeşidi Laduree yıllarında ürettiği L'Ispahan isimli gül ve frambuazlı makaron.

Yolculuğumuzun bu durağında, ben zaten klasikleri daha önce denediğim için noel için özel üretilen zencefilekmeği aromalı makaronu denedim. Beklemedğim kadar iyiydi ama ben klasik tuzlu karamel, L'Ispahan gibi tatları tercih ederim...

Adres: 4 rue de Bretagne, 75003

La Cave de Turenne

Turumuzun son durağı bu organik şarap dükkanıydı. Turdaki çoğu kişinin şarap bilgisi benim gibi "kırmızı, beyaz, rose" den ibaret olduğu için ilk etapta Fransız sarap haritasını inceledik ve organik şarap konsepti hakkında sohbet ettik...

french-wine-chart.png
photo-of-benoit-kitabgi.jpg

Daha sonra tadıma ve şarapları, peynir ve şarküteri ürünleriyle eşleştirmeye geçtik. Gerçi bizim adımıza zaten bir eşleştirme yapılmıştı ama biz nasıl bir Vedat Milör gibi tattığımız şeyi nasıl tarif ederiz o konu üzerinde emek verdik :D

İlk etap ve kombinasyonlar

Peynriler:

Sainte-Maure de Touraine AOP (Keçi, Loire Vadisi, bekleme süresi 10-28 gün) - Uzun bir kütük gibi şekillendirilmiş, kül kaplı chèvre yani fransız keçi peyniri. Yapıldığı ilk günden sonra peyniri bir arada tutmak ve de iç kısmı havalandırmak içinuzun bir çubuk yerleştiriliyor adet olarak. Bu çubupa peyniri yedikten sonra detaylı bakarsanız, o peyniri yapan çiftçinin karnesini okuyabiliyosunuz :) Peynirin tadı ise çok ağır değil, gayet limonumsu ve fresh.. korkulan koku keçi peyniri kokusu da yok. Öğrendiğimize göre 1 ayın üstünde bekletilen peynirler daha ağır kokuya ve tada sahip oluyormuş

Chaource AOP (İnek, Champagne Bölgesi, bekleme süresi 2-8 hafta) - Bu dışı daha sert içi krem kıvamındaki peynirin ekşimsi ve daha asidik bir tadı vardı. Yine diğer peynirdeki gibi daha çok bekledikçe tadı daha çok keskinleşiyormuş.

IMG_5805.jpg
IMG_5809.jpg

Şarap: Bu peynirlere eşlik etmesi için Fransa'nın Loire Vadisinde üretilen “Le P’tit Blanc du Tue-Boeuf” şarabı seçildi. Meyve tadı baskın ama çok tatlı olmayan bu şarap bence herşeyin yanına gidebilecek orta şiddette bir Sauvignon Blanc. Ama ben daha detaylı yorumu bu işten cidden anlayanlara bırakayım :)

İkinci etap ve kombinasyonlar

Peynirler

Tomme de Brebis Corse (La Corçoise) (koyun, korsika, bekleme süresi 3 ay) - Tütsülenmiş sert bir peynirdi.  Peynir doğa örtüsü maki olan Korsika'da yetiştiği için maki örtüsünü bitki tadı varmış ama ben maki tadı nasıl oluyor çok ayamadım.

Epoisses AOP (inek, Burgundy, bekleme süresi 4-6 hafta) - Bu fotoğrafta turuncu kabuklu erimek üzere gibi görünen enteresan tadı olan bir peynir. 10. yüzyılda bir rahip tarafından ilk defa üretilen peynir Fransa'nın bilinen en eskilerinden. O zamanlarda rahipler yılın 100 yünü oruç tutarmış ve et yemeleri bu günlerde kesinlikle yasakmış. Dolayısıyla peynir protein tüketimi açısından ana menünün parçası olduğundan, rahipler baya yaratıcı davranmışlar ve böyle bir peynir türü üretmişler. Grappaya benzeyen bir brandy ile yıkanan peynir rengini bu prosesten almış. Tadı aroması çok güzel neredeyse ete çok benziyor ama ciddi kötü kokuyor (üzgünüm Fransızlar)

IMG_5810.jpg

Carles Roquefort AOP (koyun, Midi-Pyrénées, bekleme süresi çoğunlukla 3 ay) Zannediyorum bu menüdeki bildiğim tek peynirdir.  Bu peynir bir öncekinden de eski, milattan önce 2. yüzyılda ilk kez üretildiği söyleniyor. Roquefort-sur-Soulzon'un altındaki Cambalou mağaralarında en az üç ay boyunca olgunlaştırıldığı söyleniyor. Bu mağaralarda yoğun olarak bir mantar türü olan Penicillium roqueforti varmış. Peynir de adını bu mantardan alıyor. Rehberimiz özellikle biz peyniri yedikten sonra anlattı, üretim süreci kısaca şu şekilde: çavdar ve undan yapılan ekmekler bölgedeki bu mağaralarda bekletiliyor. 6-8 hafta sonra oluşan dış kabuk atılıyor ve içindeki küf toplanıyor kurutuluyor. Daha sonra bu küf koyun sütünden yapılan bu peynir 8 gün dinlendikten sonra iğnelerle içine enjekte ediliyor. Fermantasyon esnasında oluşan karbondioksit bir süre sonra kaybolduğundan peynirin ortasında küflü mavimsi boşluklar oluşuyor.  Bu çılgın peynir 1411 yılından beri korunuyor ve üretim hakları Roquefort-sur-Soulzon Bölgesine ait. Yerel halk tarafından en tutulan üretici "Carles" şirketiymiş, almak isteyenlerin bilgilerine.

Şarap: Güney Fransa'da yer alan Domaine de Clovallon'da üretilen Vin de Pays d’Oc 2016 yukarıdaki peynirlere eşlik etti.  Klasik bir Pinot Noir olan bu şarap kesin tadı olan lezzetlerle tercih ediliyormuş.

Adres: 80 rue de Turenne, 75003.

THE MAGGER LONDRA RÖPORTAJI
BİG-BEN-SELIN.jpg

Bir süredir bloğumdan oldukça uzakta kaldım. Bunun ana nedeni Londra'ya taşınmam ve bir adaptasyon sürecinden geçmem oldu. Yaklaşık 2 yıldır yazılarımı yayınladığım ve çok severek takip ettiğim www.themagger.com benimle Londra'ya taşınma maceramla ilgili bir röportaj yaptı. "İstedikten sonra imkansız diye bir şey yok…" diyerek bitirdik ropörtajı, umarım ihtiyacı olan herkese ilham verir... .

.

.

_Kısaca kendinden bahsedebilir misin?

Antalya’da büyüdüm, üniversiteyi İzmir’de okudum. Hayatım Ege ve Akdeniz kıyılarında geçti diyebilirim. Küçüklüğümden beri başka ülkeler, kültürler ve dillere karşı büyük ilgim vardı. Üniversiteye başlar başlamaz bir yolunu bulup seyahat etmeye başladım. Her seyahatimden sonra herkese Almanya şöyle Hindistan böyle diye teker teker hikayeler anlatmaya başladım. Baktım ki bu hikayeler benim için seyahat etmek kadar zevkli bir hale geldi, ben de seyahat blogu açmaya karar verdim. Yaklaşık 2 yıldır www.traveling-lady.com dan hem İngilizce hem de Türkçe yazılarımı yayınlıyorum. Yine 2 yıl önce theMagger ekibiyle tanıştım ve bu platformda da yazılarımı paylaşıyorum.

_Ne zaman Londra’ya taşındın? Nasıl gelişti süreç, kısaca bahsedebilir misin?

Londra’ya master yapmak için taşındım. Londra, finans ve uluslararası işletme gibi alanlarda master yapılabilecek en zirve şehirlerden bir tanesi. Benim de istediğim alan uluslararası işletme ile olduğu için özellikle burayı tercih ettim.

_Londra’da yaşamaktan memnun musun? Orada neler yapıyorsun?

Londra’da yaşama fırsatı bulduğum için çok mutluyum. Büyük ve kültürel açıdan zengin şehirler beni her zaman kendine çekmiştir. Londra da birçok kültürün bir arada yaşadığı çok canlı ve aktif bir şehir. Her hafta sonu sayısız festival, aktivite var. Tiyatrolar ve müzikaller ve dünyanın en zengin ücretsiz koleksiyonlarını barındıran müzelerden bahsetmiyorum bile. Bütün bunlara ek olarak, Londra’daki bütün irili ufaklı bölgelerin kendine has mimarisi, hikayesi ve tarzı var. Hepsini tek tek gezmek bile başlı başına turistik aktivite gibi aslında. Özellikle hafta sonunda farklı bölgelerde kurulan marketleri ziyaret etmek favorim.

Ben buradaki zamanım sayılı olduğu için biraz agresif davranıyorum ve her gün mutlaka yeni bir şey görmeye, yeni yerler ziyaret etmeye çalışıyorum.

CHANCE STREET P

_İngiltere’de Londra dışında yaşaman gerekse nereyi seçerdin?

İngiltere değil de Birleşik Krallık olarak düşünecek olursak kesinlikle Edinburgh’u seçerdim. Edinburgh Londra’ya çok benzemesinin yanı sıra çok derin bir kültürel mirasa sahip. İlk gittiğimde gerçekten çok etkilenmiştim, sokaklarda çalan gayda sesleri hala kulağımda.

_Taşındığın ilk zamanları anlatabilir misin? İlk zamanlar (taşınmak, yeni insanlar tanımak, alışmak) gerçekten daha mı zor oluyor? 

Taşındığım ilk zamanlar gerçekten çok zor geçti ! Londra’nın canlılığı ve cazibesi bir yana ama gerçekten çok pahalı bir şehir. Aynı zamanda uygun fiyatlı daire ya da oda bulmak da gerçekten çok zor özellikle ortalama öğrenci bütçesiyle. Benim bütçem de oldukça kısıtlı olduğu için kendime nispeten daha uygun fiyatlarla yaşayabileceğim bir düzen kurmakta çok zorlandım. Daha sonra Londra’yı keşfettikçe hayatım daha kolaylaştı ve şehrin tadını çıkarmaya ancak o zaman başladım.

Yeni insanlarla tanışmak konusunda da Londra diğer İngiliz şehirlerinden oldukça farklı. Ben açıkçası biraz snob insanlarla karşılaşacağımı düşünüştüm ama pratikte hiçbir zorluk yaşamadım.

_Türkiye’yi özlüyor musun? Özlüyorsan hangi yönlerini özlüyorsun veya hangi yönlerini hiç özlemiyorsun? 

Klasik cevabı ben de vereyim: En çok özlediğim şey ailem ve arkadaşlarım… Ama o özlem de her şeye yetiyor açıkçası; sevdiğim insanlarla yaptığım görüntülü aramalar bir süre sonra yeterli gelmemeye başlıyor.

Onun dışında tabii ki uzun yıllar yaşadığım şehir Antalya, güzel İzmir ve İstanbul’u da özlüyorum. Bazen rüyalarımda Kaş’ta balık yediğimi gördüğüm falan da oluyor. :)

Ama ama ama… Özlemediğim şeylerin listesi de hayli kabarık, oralara hiç girmeyelim.

redemptıon

_Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence? 

Yeni kültürler, yeni insanlar tanımak insanın yaşamını zenginleştirmek için atabileceği en büyük adımlardan bir tanesi. Buna ek olarak insan tek başına yurt dışına yerleştiğinde gerçekten kendini daha iyi tanıma fırsatı buluyor. Yurt dışında yaşamanın tek kötü yanı ailenden ve sevdiklerinden uzak kalmak. Bunun dışında kimsenin bir dezavantajla karşılaşacağını düşünmüyorum.

_Peki Türkiye dışında yaşamak sana neler öğretti? 

Benim en büyük kazanımım kesinlikle bugünü yaşamayı öğrenmek oldu. Londra’daki her şey benim için çok yeni olduğu ve buradaki zamanım da kısıtlı olduğu için, son birkaç ayımı hiçbir şeyi ertelemeden yaşadım. Bu benim için bir devrim oldu çünkü günlük yaşamdan çok daha fazla keyif almaya, her yeni günü bir macera gibi görmeye başladım.

Onun dışında tabii ki güçlü olmak konusunda bana çok fazla şey kattı. Yurt dışında, yepyeni bir ortamda kendinizi yalnız ya da depresif hissettiğinizde en büyük dayanağınız yine kendinizsiniz. Bazen Türkiye’den bir yakınınızı arayıp içinizi dökmek durumu tam olarak anlatmaya yetmiyor, o nedenle ister istemez insan kendini motive etmek, kendi kendinin en iyi arkadaşı olmak konusunda çok şey öğreniyor.

why so serıous

_Yurt dışında yaşayan bir Türk olarak, Türkiye’den haberlere nasıl tepkiler veriyorsun?

Tabii ki her gün içim içimden gidiyor. Bazen hiç okumaya çalışıyorum ama mutlaka sosyal medyada bir paylaşım görüyorum ve tabi okumadan geçemiyorum. Bir de yabancı medyada bütün haberler bambaşka bir şekilde yansıtılıyor ve de insanların büyük bir ilgisi var. Her sorana o öyle değil aslında böyle diye tek tek izah etmekle günlerimi harcıyorum diyebilirim.

_Londra’dan bize birkaç lokal öneride bulunabilir misin? 

Londra farklı zevklere hitap eden farklı bölgelerden oluşuyor. Londra’nın daha alternatif ve hip yönünü daha yakından görmek için Camden ya da Shoreditch’ı mutlaka ziyaret edin. Daha posh takılmak istiyorsanız istikamet Chealsea ve Mayfair. Londra’nın “çılgın” yüzünü görmek için ise mutlaka Soho’ya uğrayın.

Londra’nın olmazsa olmazlarından biri akşamüstü publarda takılmak. Kensington’daki Churchill Arms en ünlü publardan bir tanesi. Buna ek olarak “Ye Old” gördüğünüz her pub en az 90-100 yaşında tarihi değeri olan yerler. Eski Londra’yı hissetmek için herhangi birini mutlaka ziyaret edin. London School of Economics yakınlarındaki “Ye Old White Horse” oldukça başarılı.

Gece hayatına gelince … Elektronik müziği seviyorsanız efsanevi “Ministry of Sound” şehrin dünyaca ünlü cazibe merkezlerinden bir tanesi.

Hafta sonu sabahı yapılacak en güzel aktivitelerin başında ise lokal marketleri ziyaret etmek geliyor. Borough Market benim en sevdiğim. Dünyanın dört bir her türlü lezzetin sergilendiği ve Etiyopya’dan İspanyol mutfağına kadar sayısız lezzeti tadabileceğiniz muazzam bir yer. Benim favorim eskiden çok daha ünlü olan lokal İngiliz istiridyeleri.

Yok ben daha sakin bir sabah geçirmek istiyorum diyorsanız, en iyi alternatif klasik İngiliz kahvaltısı. Küçük kafelerden Publara her yerde İngiliz kahvaltısı servisi var ama ekstra cool olmak için Breakfast Club’ı tercih edebilirsiniz. Yarım saat kuyrukta bekledikten sonra içeri girince her şey normal gözüküyor fakat garsonlardan birine mekanda duran retro buzdolabı kapısından içeri girmek istediğinizi söylediğinizde, bambaşka bir dünyaya kapılar açılıyor. Daha fazla anlatmayayım sürprizi kaçmasın.

Londra’da yapabileceğiniz en güzel şeylerden biri de şehrin ortasında yer alan birbirinde güzel parkları ziyaret etmek. Hyde Park’tan geyikleriyle meşhur Richmond Park’a kadar birçok seçeneğiniz var. Ama benim favorim tüm şehri kuşbakışı izleyebileceğiniz “Primrose Hills”. Yapabiliyorsanız erken kalkın ve güneşin doğuşunu buradan izleyin.

Müzelere gelince, benim favorim Tate Modern ama National Gallery’nin de oldukça geniş güzel bir kolleksiyonu var. V&A Museum’a sırf kafesinde oturmak için bile gidilebilir. Müze adı geçince çoğu kişi sıkıcı bir seçenek gibi düşünüyor olabilir ama Londra’da kesinlikle atlamamanız gereken bir atraksiyon.

Son olarak yiyecek konuna değinecek olursak Londra birçok farklı kültürden oluşan oldukça kozmopolit bir şehir. Bunu en iyi gözlemleyebileceğiniz yer ise şehrin yemek kültürü. Hint yemekleri burada gerçekten çok popüler ve belki Hindistan’da yediklerimden daha lezzetli diyebilirim. Benim favorilerim Dishoom ya da Masala Zone.  Akşam yemeği için gidilebilecek en güzel manzaralı yerler ise gökdelenlerin tepesinde yer alan Sushi Samba ve SkyGarden Fenchurch Restaurant. 

Igloo MAGGER

_Son olarak, yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Yapmak istediklerimizi ertelediğimiz ya da gerçekleştirmediğimiz her an içimizdeki çocuğa ihanet ediyoruz aslında. Türkiye’de kalıp alışılmış tanıdık yaşama devam etmek çok daha kolay olsa da içinizde böyle bir istek varsa asla ertelemeyin derim. Ben yurtdışına kısa ya da uzun dönemli yerleşip de ülkesine döndüğünde çok pişmanım, kaybım çok büyük keşke hiç gitmeseydim diyen hiç kimseyi duymadım. Herkes bunun farkında aslında ama korku çok büyük bir faktör.

En çok karşılaştığım korku…Türkiye’de sahip olduğu yaşam şartlarından feragat etmek korkusu… Onlara şunu söyleyebilirim. Ben Türkiye’deyken denize 10 dk mesafede oldukça büyük bir evde tek başıma yaşıyordum, güzel bir arabam da vardı. Buraya gelmek için arabamı sattım, bütün birikimimi ortaya döktüm. Şu an bir odada 3 kızla beraber yaşıyorum. Hayat standartı düşmek denilen şeyi birinci elden deneyimledim. Pişman mıyım ? Hiç değilim. Şu an edindiğim deneyim benim için güzel bir evde oturmak, statü, güzel araba gibi şeylerden çok daha önemli. Hem bunu kendine ve geleceğe yapılan bir yatırım olarak görüyorum.

Parasal açıdan çok büyük bir birikime ihtiyacı olduğunu düşünüp gözü korkanlar da var. Öncelikle yurtdışına eğitim için değil de çalışmak için çıkıyorsanız büyük bir birikime ihtiyacınız yok. Ben eğitim için geldiğim için bir birikimle gelmek zorundaydım, 6 yıl boyunca para biriktirdim. Benimki biraz zor ve uzun bir yoldu. Yok uzun yola gelemem diyorsanız, yine yurtdışında eğitim için birçok burslar var denemeye değer! İstedikten sonra imkansız diye bir şey yok…

SZİGET FESTİVALİ: GİTMELİ Mİ GİTMEMELİ Mİ?
sziget2.jpg

Ben de 2015 yılı Szigetzen’lerinden biriydim. Hem de ne Szigetzen! 7 gün çadırlı, şehir konaklamasız falan ! Bu nedenle keşke daha önce okumuş olsaydım diye düşüneceğim tarzda bir yazı yazmaya karar verdim. Gerçek şu ki, Uzun yıllardır hayallerimi süsleyen bu festival kimi zaman cennetim kimi zaman cehennemim oldu.

O nedenle bu yazıyı gençler benim düştüğüm hatalara düşmesin, benim eğlendiğimden de fazla eğlenebilsin diye yazıyorum. Dikkat Dikkat !

 GİTMELİ !

  • Öncelikle, neredeyse her yıl Sziget Lineup Türk müzikseverlerin o yıl en çok dinlediği sanatçılar arasından seçiliyor gibi. Ana sahne içinizi çok açmadıysa yan sahnelerde sayısız hoşunuza gidebilecek mini konserler veriliyor gün boyunca.
  • Sziget festival biletleri, popülerlik açısından kendisinden bir gömlek üstün Glastonbury’e göre baya ucuz. (Glastonbury 350 euro-5 günlük bilet, Sziget 229 euro-7 günlük bilet)
  • Sziget Festivali’nin Avrupa’nın en güzel başkentlerinden biri olan Budapeşte’nin ortasından geçen Tuna Nehri üzerindeki şahane Obudai adasında yapıldığından bahsetmişmiydim? Şehir merkezine çok yakın olmasına rağmen, şehirden uzak bir tatil adası taklidi yapan Obudai’ye ben bayıldım.
  • Her şey bir yana, geliştirdikleri Sziget app gerçekten çok başarılı ! Festival 1 ay öncesinden festivalin en ünlüsünden en mütevazisine sanatçılar ve diğer alanlarda yapılacak aktiviteler konusunda detaylı bilgi çok rahatlıkla buradan alınabilir. Üstelik offline da çalışıyor, daha ne olsun!
  • Festivalde birbirinden farklı ve eğlenceli birçok sahne olmasının yanı sıra, vakit geçirebileceğiniz bir dolu başka alan var. Bunlardan bazıları:

Hungaricum Village

Sziget Plajı

Before I die Duvarı

Skybar

Her Büyük Konser öncesi verilen temalı partiler

ArtZone

Afrikan Village

I-Ching Çadırı

Luminarium

Ve daha onlarcası....

GİTMEMELİ ?

Öncelikle kesinlikle zorluklar sizi yıldırmasın. Mutlaka bir yolunu bulup bu festivale gidin, aksini savunmam söz konusu bile olamaz ! Ama gidecekseniz aşağıdaki uyarılarıma kulak verin derim

  • Sziget VIP alanı dışındaki çadırlarda kalacaksanız ve 7 günlük pass aldıysanız sakın ola 7 gün boyunca çadırda kalabileceğiniz fikrine kapılmayın ! (Daha önce hiç çadırda kalmamış iseniz tabi) Evet, diğer özel çadır alanları da dahil ! Bir kere konserler ve adada gün boyu yapılabilecek onlarca aktivite sırasında öyle yorulacaksınız ki mutlaka 1-2 gün de olsa gerçek yatakta dinlenmeye, gerçek banyoda duş almaya ihtiyacınız olacak. Öbür türlü Ellie Gouding konserinde uyuklarsınız benden söylemesi!
  • Tuvalet – banyo konusunda normal insani standartları arayan biriyseniz alternative-siesta gibi kamp alanlarından bir tanesinde konaklamayı tercih edin.
  • Festival alanında yeme-içe sıkıntısı uzun kuyruklar gibi sıkıntılar yok. Ama fast food ötesine geçme imkanınız pek yok. O nedenle hassas bir bünyeniz varsa arada şehir merkezine gidip sağlıklı yemek yiyin :)
  • Bütün festival alanını dolaşacağım, bütün aktivitelere katılacağım çılgınlığına sakın yenik düşmeyin !
  • Şarj alanları var ama sanırım adada yetersiz kalan tek yer orası ! Her zaman önünde upuzun kuyruklar oluşuyor. Bu nedenle taşınabilir sarj cihazı hayat kurtarıcınız olacak haberiniz olsun! Bir de festival alanında satılan daha portatif kart şeklinde sarj cihazları var. İşte onları sakın almayın! Çünkü 5 dk içinde bozuluyor ve paranızı da geri vermiyorlar !
  • Yine bir sakın.... Sakın rahat olur umuduyla en yeni en pahalı spor ayakkabınızı festivale getirip mundar etmeyin ! Low-key burada anahtar kelime !
  • Festivalden T-shirt, hediyelik gibi eşyalar alacaksanız bu işi son güne bırakırsanız en pahalı ve en dipte kalmış ürünlerle evinize dönmek zorunda kalırsınız :/
  • Heh, en önemlisi ! FestiPay Card. Festival alanında alışverişler bu kart ile yapılıyor. Parayı karta yükleyip festival boyunca kullanıyorsunuz. İşte o kartın arkasındaki seri kodunun ne olur ne olmaz bir fotosunu çekin. Çünkü şayet kart kayıp olursa, seri numarasını bilmiyorsanız hiçbir hak iddia edemiyorsunuz!,

Yukarıda saydıklarım genelde benim yaptığım hatalardan oluşan bir liste. Ama tecrübeye inanın, ben galiba yapılabilecek hataların büyük bir kısmını yaptım :P

 

 

RODOS'TA BİR HAFTASONU
IMG_2806.jpg

Küçüklüğümden beri hep aklımın köşesinde şu resimlerde gördüğümüz kartpostal gibi görünen Yunan Adalarına gitmek vardı. Bir cuma günü ani bir kararla Fethiye’den kalkan feribotlara binip Haftasonu için Rodos’a gitmeye karar verdim. 2 gün 1 gece Rodos gibi büyük bir ada için tabiki yeterli değil Ama ben yine de deneyebildiğim kadar çok şey denemeye çalıştım. İşte 2 günlük Rodos Tatilim...

CUMARTESİ

09:00-10:30 FETHİYE-RODOS FERİBOTU

Fethiye’den Rodos’a giden feribot Marmaris’ten kalkanlara göre baya ufak ama sağım solum neresi Türkiye neresi Yunanistan diye bakınmalarım bile bitmeden çok kısa bir sürede Rodos’a vardık. Feribottan iner inmez karşımda araç kiralama şirketlerini görüyorum. Benim ilk hedefim hazır zamanım da daralmamışken Meşhur Lindos’u ve Lindos yolundaki koyları görmek olduğundan ilk gördüğüm yerden araç kiraladım. Otomatik vites bir araba için kiralama ücreti günlük 50 Euro.

12:00-14:00 ANTHONY QUINN KOYU

anthony quinn koyu rodos.jpg

Lindos’a giderken, yol üstündeki meşhur Anthony Quinn Koyu'nu da görmeden olmazdı. Dolayısıyla ben de direksiyonu tereddüt etmeden bu istikamete doğru kırdım. Arabayı park edip koya tepeden baktığımda “Gerçekten bu mu ? Bu mudur?” dedim. Antalya gibi sağdan soldan koş fışkıran bir şehirde yaşayan biri olarak bana çok özelliksiz bir yermiş gibi geldi. Ama buraya kadar gelmişken bari bir denize gireyim dedim. Evet denize girince bütün fikrim değişti. Bu koyu bu kadar meşhur yapan pazarlamanın yanı sıra ( Teşekkürler Guns of Navarone Filmi) muazzam denizaltı yaşamıymış. Şnorkelini takan biri bu boyda saatlerini harcayabilir ... Tek kelimeyle Rodos’ta denize girdiğim en keyifli yerdi.

14:00-15:00 MAVRİKOS RESTAURANT

mavrikos restaurant rodos.png

Lindos’a geldiğimde hiçbir şey yememiş olduğum gerçeğiyle yüzleştim ve hemen Lindos Köyü’nün meydanında yer alan ve hakkında çok şey okuduğum Mavrikos Restoran’da bir öğle yemeği molası verdim. Mavrikos’ta fiyatlar Rodos ortalamasına göre yüksek, garsonlar niye geldiniz havasında .... ama yemekler gerçekten orjinal. Ben Ahtapot kıymasından yapılmış bolonez soslu makarna yedim ☺ Oldukça lezzetliydi ama o fiyata o hizmet beni pek açmadı...

15:00-18:00 LİNDOS

lindos rodos.jpg

 

Tepesinde görkemli bir akropol olan bir dağın eteklerine kurulmuş bembeyaz bir köy düşünün... Dağın denizle buluştuğu yerde ise cennet koylar var. İşte Lindos böyle bir yer. Uzaktan manzara böyle; köyün içine girdiğinizde ise birbirinden renkli dükkanlarla süslenmiş bembeyaz bir labirente benzeyen sokaklar karşılıyor sizi.

lindos ev
lindos ev

Bütün bunlar çok güzel ama Lindos gezisinin bence olmasa olmazı Dağın tepesindeki akropole çıkıp manzarayı içine çekmek. Buraya gitmek için ise köyün içinden geçip o tepeyi tırmanmanız lazım.

Bütün bu eziyete katlananların ödülü ise muhteşem ege mavisi koylar, bembeyaz geleneksel yunan evlerinden oluşan harika bir manzara... Bir manzara için bu kadar acıya katlanamam diyorsanız, köyün girişindeki alpha bank tan eşek kiralama şansınız da var.

18:00-20:00 ST PAUL KOYU

Kaynak

Lindos un bembeyaz labirent sokaklarında dolaşmak bambaşka bir keyif, sırf bunun için bile buraya gelinebilir. Ama bu turdan sonra yapabileceğiniz en mantıklı şey kesinlikle St Paul Koyuna inmek ve bir akvaryum taklidi yapan bu koyda denizin tadını çıkarmak.

Burada denize girebileceğiniz iki kısım var, ikisinde de harika deniz ürünleri restoranları var. İlk bakışta salaş görünen bu işletmelerde yemek yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Deniz ürünleri bence harika; ambiyans da lezzetle yarış halinde gibi....

22:00-23:30 TAMAM RESTAURANT

İnternette hangi kaynağı araştırırsanız araştırın, rehberin bloğuna hepsinde Tamam Restoran tavsiyesini göreceksiniz. Genelde ben böyle yerlere hep temkinli yaklaşıyorum ama Tamam‘ı tesadüfen gördüğümde ve önünde sadece birkaç kişilik bir kuyruk olduğunu (!) gördüğümde şansımı denemek istedim.... Gerisi şiir... Deniz ürünleri, başlangıçlar, müesseseden ikram gelen tatlı... dondurulmuş meyvelerle servis edilen suları bile şahane...

tamam rest
tamam rest

Bana inanmıyorsanız Vedat Milor e inanın ☺

http://cadde.milliyet.com.tr/2013/09/27/YazarDetay/1768975/-tamam-lokantasi

23:30-01:00 OLD TOWN HİPOKRAT MEYDANI

Kaynak

Bütün günün yorgunluğundan sonra tek hayalim otele gidip uyumaktı. Ama otele gidebilmek için Old Town’da yer alan Hipokrat Meydanından geçmem gerekiyordu. Meydan’daki cümbüşü gördükten sonra gönlüm otel odasına kitlenmeye razı gelmedi. Meydanın ortasındaki çeşmenin etrafında birçok farklı kökenden turist, yunan müzikleri eşliğinde dev bir sokak partisine katılmış gibiydi.

PAZAR

10:00-11:00 KAHVEHANE MEVLANA 

Kaynak: Baya İyi 

Sabah kahvesi için, bence Rodos Old Town’ın en karakterli mekanlarından biri olan Kahvehane Mevlana’yı tercih ettim. Her bir eşyası yaklaşık 150-200 yaşında olan bu mekanın inanılmaz bir havası var. Sanki Osmanlı zamanındaki Rodos’u bu mekan hala yaşatıyor. Bence Rodos’ta ziyaret edilmesi gereken mekanların başında yer alıyor.

11:00-12:00 SÜLEYMANİYE CAMİ

 Kaynak

Avrupa Konseyinin Kültürel Miras konusundaki danışma kurulu Europa Nostra tarafından Onursal Nişan almaya layık görülen bu cami Türkiye’deki emsallerinden oldukça farklı. Bir Osmanlı Camisi bir Yunan Adasına en fazla ne kadar uyumlu inşa edilebilirse öyle yapılmış. Pembe duvarları, geniş avlusu, kapısındaki güneş saati tam seyirlik. Ben gittiğimde caminin içi ziyarete açık değildi ama bu muazzam yapıyı dışardan görmek, avlusunda oturmak bile yetti.

12:00-14:00 RODOS LİMANI

İkonik Rodos Limanını görmeden Rodos’tan ayrılmak içime sinmedi. Rodos’taki son tarihi turistik gezimi de buraya yapmaya kadar verdim. Daha önce internette gezerken eskiden Rodos limanı girişinde bulunan Helios Heykeli’nin temsili resmini görmüş ve çok etkilenmiştim.

Benim kadar etkilenen başka başka insanlar da olduğu için Helios Heykeli New York’ta yer alan Özgürlük Heykeli’ne ilham kaynağı olmuş. Heykel maalesef uzun ömürlü olmamış. Bugün Rodos Limanı girişindeki sağ ve sol sütunlarda erkek ve dişi geyik heykelleri tekneleri karşılıyor.

Kaynak

Limanı gezerken enteresan yat turları, günübirlik şnorkel ve dalış gezisi düzenleyen yerleri görüp bir ahh çektim. Gönül bir şnorkel turuna katılmak istedi tabi ☺ Her neyse bir sonraki gezimde ilk durağım burası olacak ☺

14:30-16:00 NİREAS RESTAURANT

nireas
nireas

Feribot kalkış saati yaklaşırken artık daha fazla sıkışıklık yaratmak ve kendimi yormak istemedim ve kendimi Yunan Mutfağının serin kollarına bıraktım. Bu sefer daha değişik lezzetler denemek istediğim için Simi usulü yemekler sunan Nireas’a gitmeye karar verdim. İlk olarak restoranın yeri çok güzel. Old Town’da, ortaçağ havasında ama turist kalabalıklarından uzak geniş ferah bir bahçe. Sırf bir şeyler içmek için bile gidilebilir. Ama ayıp buraya gelmişken menüdeki her şeyi yemek lazım ☺ Her şey imkansız tabi :/ dolayısıyla ben de sadece Greek Salata, Simi usulü karides ve güneşte kurutulmuş ahtapotu deneyebildim. Hepsi de çok güzeldi. Ahtapot yumuşacık ve lezzetliydi. Simi usulü karides ise kabuklarıyla pişirilmişti ve ege denizin en minik-en lezzetli karidesleriydi galiba. Nireas’tan çıkarken Rodos’taki son saatlerimi geçirmek için en doğru seçimi yaptığım için kendi kendimi tebrik ettim ☺

16:30-18:00 RODOS FETHİYE FERİBOTU

Sonuç? Yetmiyor... 2 gün kesinlikle yetmiyor. Ama 2 günlüğüne de olsa Rodos çok güzeldi. Rodos’un cennet koylarını görmek eski şehirdeki tarihi incelemek ve çevreyi gezmek için bence en az 4 gün lazım. Ama siz sakın 2 gün yetmez zaten deyip gitmemezlik yapmayın.

BERLİN'DEKİ EN İYİ 5 VİNTAGE BUTİK

Berlin kesinlike bir alışveriş cenneti ! Çünkü Berlin, tasarımcı ürünlerini sunan asortik alışveriş merkezi KaDeWe'den, modayı çok ucuza alabileceğiniz TK MAXX, Primark gibi birçok mağaza ile alışveriş yapmayı seven herkese birçok seçenek sunuyor. Ama benim açımdan Berlin'i alışveriş destiyonu olarak ön plana çıkartan asıl şey, tarihin izlerini yansıtan 2. el butikler oldu! Siz de benim gibi türünün tek örneği olan ikinci el parçalara bayılıyorsanız, aşağıdaki Berlin'deki 5 En İyi Vintage Butiğe uğramanızı tavsiye ederim.

Das Neue Schwarz

das-neue-schwarz4
das-neue-schwarz4

Das Neue Schwarz alıştığınız kötü kokulu karmakarışık ikinci el butiklerden çok farklı bir yer. Burası daha ziyade üst düzey tasarım ürünlerini satan, aydınlık ve geniş bir butik. Burası sadece tasarım ütünlere ilgi duyan Berlinlilerin ilgisini çekmekle kalmamış aynı zamanda stilistlerin ve ajanların da en çok ürün temin ettiği bir yer haline gelmiş. Das Neue Schwarz'da satılan ürünlerin çoğu çok az kullanılmış durumda ve üretildiği dönemin en ikonik parçaları... Bu da ürünlerin çok çok hızlı tükendiği manasına geliyor tabiki :) O nedenle elleri çabuk tutmak lazım ... Ya da internet sitelerini takip ederek bir adım öne geçebilirsiniz. Almanya dışından alışveriş yapmak isteyenlere, dünyanın her yerine kargo imkanı da var.

Calypso Vintage Shoes

calypso-vintage-shoes.jpg

Tarz sahibi retro ayakkabılar kalp ben :) Aynı şey sanırım geri kalan bütün kadınlar için geçerli :=) İşte bu nedenle Calypso Vintage Shoes vintage ayakkabı meraklıları için cennet gibi bir yer. Burada 1930lerdan günümüze kadar üretilmiş bütün ikonik ayakkabıları bulabilir bütçenizde derin yaralar açabilecek bir alışveriş seansına dalabilirsiniz.

Made in Berlin

made-in-berlin-vintage-butik mitte.jpg

Made in Berlin vintage ürünler satan ve Berlin'de 3 mağazası bulnunan Kleidermakt'ın mağazalarından bir tanesi. Diğer mağazalarını bilemiyorum ama Made in Berlin sakin, kokusuz ve düzenli bir alışveriş ortamı sunan ender mağazalardan bir tanesi. Buradaki her ürün türlerine ve renklerine göre kategorize edilerek sergileniyor. O kadar ki burada kot ceketlerle diğer ceketleri karışmış olarak bile görmeniz imkansız. Genelde karmakarışık ikinci el dükkanlarına alışık olduğum için bu durum beni biraz afallattı ve de temizinden bir yarım saatimin boşa gitmesini engelledi. ( Çok yaşa alman disiplini :))  

Humana

humana vintage butik berlin.jpg

3 kelime, yok pahasına alışveriş! Almanya'nın en fazla şubeye sahip ikinci el vintage mağazası olan Humana'nın en büyük özelliği herşeyin fazlasıyla ucuz olması. Humana'da karmaşıklığın içinde kendinize uygun birşey bulmak için çok daha uzun zaman harcayabilirsiniz ama bulduğunuz şeyi en uygun fiyattan alacağınıza emin olun. Neredyse her semtte bir şubesi olması da bir başka avantajı. Kalacağınız yere en yakınını bulmak için tık tık. 

XVII Store

Eğer yüksek kaliteli, tasarım ikinci el ürünler satan bir mağaza arıyorsanız, tam üstüne bastınız burası doğru yer. XVII Store sadece üst kalite, çok az giyilmiş tasarım ürünleri satma politikası olan bir butik. Dolayısıyla burada eskimiş ve sadece eskidiği için "vintage" diye yutturulmaya çalışan parçalardan eser yok. Aslında XVII Store, daha çok 60lar 70ler 80ler ve 90ların modasını yansıtan bir kıyafet müzesine girmiş hissi uyandırıyor. Fiyatlar da zaten bu hissinizi doğruluyor :D Ama sadece eğlenmek için bile buraya gitmenizi tavsiye ederim.

ALTERNATİF BERLİN REHBERİ
ballhaus-grafiti2.jpg

Berlin’e bu kış ilk defa gittim. Hayalimde canlandırdığım Berlin, dümdüz bir duvarın zamanında bıçak gibi ortadan ayırdığı ve 2 bambaşka dünya yarattığı bir şehirdi. Ama şehirde ilk keşfe çıkar çıkmaz anladım ki Berlin’i bugünkü Berlin yapan şey, duvarın yıkılmasından sonra yaşananlarmış.

Bir şehir düşünün birden özgürleşmiş büyümüş ve herkesin kendini ifade edebileceği bir ortam haline gelmiş. Sonuç: her sokağı, köşe başı ve hatta sokak tabelası bile sürprizlerle dolu bir şehir. Tam da bu nedenle bu deli dolu şehre “Fakir ama seksi” denilmiş.

Ben de Berlin’in bu “Fakir ama Seksi” tarafını daha yakından tanımak için Alternatif Berlin turuna katıldım. İyi ki de katılmışım. Sanırım Berlin’de geçirdiğim en keyifli zamandı. Turun durakları için okumaya devam :)

Tacheles

TACHELES
TACHELES

Turun ilk durağı Tacheles binasıydı. Tacheles İbranice açığa çıkarmak ve argoda sonlandırmak anlamına geliyor. Bu bina, Berlin duvarının yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir nevi otorite boşluğunda boy gösteren “Squating” yani boş evlere el koymak eyleminin en büyük eseri. Nazilerin de zamanında hapishane olarak kullandığı devasa büyüklükteki bina Squat sonrasında bağımsız artistlerin boy gösterdiği içinde sinema, atölyeler, gece kulübü, sanat galerisi, bahçe ve stüdyoların olduğu bir sanat merkezine dönüşmüş.

Bağımsız artistlerin toplandığı bu mekan zaman içinde sokak sanatının da merkezi haline gelmiş.

Bina maalesef 2012 yılında binayı satın alan banka tarafından kapatılmış. Ama binaya dışarıdan baktığınızda bile o günlerin ne kadar heyecan verici olduğunu hissedebiliyorsunuz. Kar amacı gütmeyen, herkesin özgürce sanatını yapabildiği ya da güzel vakit geçirebildiği kocaman bir bina... O günleri görmeyi gerçekten çok isterdim. Ama bina dışındaki grafitlere bakmak bile hayal gücünüzü aniden harekete geçiriyor...

Augeststrasse

Tacheles binasının karşısında yine çoğunluğu Squat hareketi sonucu ele geçirilmiş ve sanatçılar tarafından kullanılmış evlerden oluşan Augeststrasse var. Bu caddedeki binaların çoğu şu günlerde sanat galerisi olarak kullanılıyor. Her yer birbirinden yaratıcı grafitlilerle ilginç binalarla dolu.

LOVE YOU
LOVE YOU

Bu caddede yürümek bile başlı başına büyük bir aktivite ama grafitlere ilginç posterlere dalıp türünün tek örneği bina ve dükkânları es geçmek olmaz.

Berlin_Claerchens_Ballhaus_1600
Berlin_Claerchens_Ballhaus_1600

Bu önemli yerlerin başında bence Clärchens Ballhaus var. 1913 te kurulan bu balo salonu hala işlevini koruyor. Güzel bir akşam yemeği yiyip pistteki her yaştan insanların farklı danslarını izleyebileceğiniz bir yer olmasının yanı sıra burada bazı geceler dans dersleri de veriliyor. Ben denk gelemedim ama siz programı kontrol edip eski usul salon dansı kurslarının verildiği bir güne denk gelirseniz tadından yenmez diye düşünüyorum. P.S. Bahçesindeki grafitiler de 10 numara 5 yıldız :)

XOXO
XOXO
ballhaus grafiti
ballhaus grafiti

İkinci önemli durak ise KW Çağdaş Sanat Enstitüsü. Alışıldık müzeleri unutun zira burası müze mantığının çok dışında bir yer. Sanat için sanat yapanların yeri de diyebiliriz Türkçe bir deyişle. Hayal gücünüzün sınırlarını zorlamak istiyorsanız burası sizin için doğru yer :)

Benim gibi bir dergi bağımlısıysanız uğramanız gereken bir diğer durak “Do you read me ?”. Dünyadan dört bir yanından envai çeşit dergiyi bulabileceğiniz bu mekandan yüzünüzde kocaman bir gülümseme ve birçok dergi ile çıkmanız garanti.

Eğer bu caddedeki uzun gezinti sizi yorduysa, bir alt sokakta yer alan ve Alman mutfağının en güzel yemeklerini sunan Das Lokal (eski ismi ile Kantine) doğru adres. Beyaz ve ahşap ağırlıklı dinlendirici dekoruyla dikkat çeken Das Lokal, Berlin gezisinin olmazsa olmazları arasında. Mutfak öğle ve akşam yemeği arasında kapanıyor oralara kadar gidip de yaya kalmayın.

Rossenthalller Strasse

Augest Strasse’den 10 dakikalık bir yürüme mesafesinde olan bu caddeyi bu kadar özel yapan şey grafiti sokağı ve Cafe Cinema. Bu caddede iki apartman arasında kalan bir sokakta, dünyanın dört bir yanından gelen sokak sanatçılarının çizimlerini inceleyebilirsiniz.

cafe cinema
cafe cinema
cafe c kolaj
cafe c kolaj

Toplamda 50 adımlık bir sokak ama her eseri tek tek incelemeye kalkarsanız saatlerce burada mahsur kalabilirsiniz. Yine bu sokakta yer alan tarihi Cafe Cinema da 50lerin Paris’i havasını barındıran, önümüzdeki yüzyılda muhtemelen kendileri öldükten sonra fenomen olacak artistlerin takıldığı bir mekan.

Kreuzberg

KREUZBERG
KREUZBERG

Alternatif Berlin Turu’nun olmazsa olmazı Kreuzberg’de yer alan East Side Gallery. Dünyanın dört bir yanından gelen 105 artist 1990 yılında Berlin duvarının 1.5 km lik kısmını boyamışlar. Dünyanın en büyük açık hava galerisi olma özelliğini de taşıyan bu duvar son zamanlarda baya tahrip olmuş olsa da hala çok etkileyici.

7_eastside_gallery
7_eastside_gallery

Kreuzberg’de görebileceğiniz birçok dünyaca ünlü sokak sanatı eserleri var. Genelde binaların yan cepheleri Grafitilerle kaplı. Bunlardan beni en çok etkileyeni Blu tarafından çizilen “Pink Man” grafitisi. Ünlü gece klübü Watergate yanındaki binanın yan cephesinde yer alan bu grafiti, minicik yüzlerce pembe adamdan oluşan canavara karşı duran minicik bir beyaz adamı konu almış. Blu’nun bölgedeki diğer ünlü grafitileri “Handcuffs” “East and West“ ve “Global Warming”

PİNK-MAN1.jpg

    

   

Kreuzberg’de eserlerini inceleyebileceğiniz diğer ünlü grafiticiler ise Jimmy C ve El Bocho.

Bunların hepsi çok güzel ama asıl alternatifi sonuna kadar hissedebileceğiniz en güzel yer RAW Tempel. 1867 de kurulan endüstriyel bir kompleksin 1999 yılında yeniden hayata kazandırılmasıyla ortaya çıkan bu yerde kafeler, barlar, ünlü gece kulüpleri ( Cassiopeia club, the MIKZ), workshoplar ve bir de tiyatro yer alıyor.

RAW TEMPEL
RAW TEMPEL

Bir nevi eskilerin Tacheles’i diyebiliriz. Ama sizi uyarmam lazım, burası daha ziyade yazlık bir mekan. Ama kışın da sırf duvardaki ilginç sokak sanatı örneklerini incelemek için bile gidilmeye değer.

Alternatif Berlin turunu lezzetli bir alman yemeğiyle sonlandırmak için en güzel yer ise yine Kreuzberg’de yer alan Henne. Hatta lokallere göre burası, eski Berlin havasını hala soluyabildikleri en iyi mekan. Bu klasik Alman restoranında bulabileceğiniz yemekler spesiyalitesi olan süt ile kızartılmış yarım piliç ve Berliner Bauette (Alman köftesi) lahana ve patates salatası.

henne_neu

henne_neu

ROMA'DA DENENMESİ GEREKEN 10 YEMEK
cover-2.jpg

Şüphesiz Roma dünyanın en güzel şehirlerinden bir tanesi. Yılda 12 milyon turisti ağırlıyor. Bu turistlerin büyük bir kısmı da Roma’ya parmakları yedirten yerel lezzetleri tatmak için geliyor.

Bu turistlerden biri olarak bu bahar yaptığım Roma seyahatimin öncesinde, Roma mutfağı, Roma Kültürü, Yerel Roma yemekleri hakkında kapsamlı bir araştırma yaptım. Detaylı araştırmalar sonucunda, kendime “Roma’da Denenmesi Gereken 10 Lezzet “ listesi çıkardım. Bu listedeki yemekler çok yaygın ve popular oldukları için hemen hemen her bölgede rahatlıkla bulabilirsiniz.

Hazırsanız, işte benim listem ☺

1-Pasta Alla Carbonara

Spaghetti_alla_Carbonara
Spaghetti_alla_Carbonara

Ülkemizde Spagetti Carbonara olarak bilinen bu yemek Roma’nın en yaygın yerel yemeklerinden. Roma geleneklerine göre spagettiden yapılması zorunlu değil. Seçiminize göre bir makarnaya yumurta peynir, domuz pastırması ve karabiber eklenerek yapılıyor. Orijinal tarifte krema yok.

Pasta Carbonara isminin nereden geldiğiyle ilgili birçok teori var. Bir rivayete göre isimi İtalyanca mangal anlamına gelen “Carbonaro” kelimesinden geliyor. Yani bu teoriye göre bu yemek İtalyan kömür işçilerinin yediği yemek anlamına geliyor. Diğer teoriye göre de yemek eski İtalyan gizli örgütü ”Carbonaro” nun keşfi olduğu için yemek adını onlardan almış.

2-Carciofi Alla Giudia

carciofi
carciofi

Carciofi Alla Giudia Romalı Yahudilerin tipik yemeği. Bu yemeği bu kadar özel ve ünlü yapan şey dışının kıtır kıtır içinin ise yumuşak ve sulu oluşu. Roma’ya bahar mevsiminde giderseniz, mutlaka taze enginarların özel bir metotla kızartılmasıyla yapılan bu yemeği denemeden dönmeyin.

3-Fried Zucchini Flowers (Fiori di Zucca)

fiori-di-zucchina-ripieni-e-fritti
fiori-di-zucchina-ripieni-e-fritti

Hala kabak çiçeği ile yapılan bir yemek yemediyseniz, çok şey kaçırıyorsunuz. Bana göre kabak çiçeği kabağın kendisinden çok daha lezzetli. Hepsi birer gurme olan Romalılar da dolayısıyla, kabağın ançuez ve mozerella ile doldurulup kızartılmasıyla elde edilen bu yemeği icat etmekte gecikmemişler. Kabak çiçeğini doldurulduktan sonra kızgın yağla kızartılıp ortaya muhteşem bir lezzet çıkarmışlar. Sonuç. Lezzetin dorukları ☺

4-Bruschetta

bruschetta
bruschetta

Evet! Bu ünlü güzel de Romalı :) Bruschetta kelimesi İtalyancada tost yapmak anlamına geliyor. Yani dolayısıyla kendisine İtalyan tostu da diyebiliriz. Bugünlerde ise merkez İtalya'da en popüler aperatif haline gelmiş bulunuyor. Bruschetta geleneksel anlamıyla fınınlanmış ekmeğe sarımsak sürüldükten sonra domates, reyhan ve ince doğranmaış domateslerin konulmasıyla yapılıyor. Bu tarifin artık sayısız çeşidi var ama benim için en iyi tarif hala klasik olanı !

5-Filetti di Baccala

filetti
filetti

Filetti di baccala fileto morina balığının kızartılmasıyla elde edilen çıtır çıtır ama çok da yağlı olmayan bir tat. Diğer lezzetlere göre turistler arasında daha az bilinen bu yemek Roma’da tadabileceğiniz en özel lezzetlerden biri! Aynı zamanda gerçek Romalıların da ilk tercihlerinden biri olan bir aperatif. Birçok Pizzacıda rahatlıkla bulabilirsiniz.

6-Suppli

“Suppli” aslında Fransız kökenli bir kelime olan “Sürpriz” den türemiş aperatif bir yemek. Adı gibi bu yemek, kızarmış pirinç topları içindeki erimiş muhteşem mozarella ile insana adeta güzel bir sürpriz yapıyor ☺ Suppli genelde bolonez sos ile servis ediliyor.

7-Gnocchi Alla Romana

gnocci
gnocci

Bu Gnocchi İtalyan buğdayı olan “Semolina”, süt, yumurta sarısı ve muskat ile yapılıyor. Diğer Gnocchi lerden farklı olarak, Roma usulü Gnocchi kaynatıldıktan sonra peynir eklenerek fırınlanıyor. Bu işlem Roma usulü Gnocchiye rüya gibi bir tat ve koku veriyor. Mutlaka yapılacaklar listesine eklenmeli!

8-Coda Alla Vaccinara

Coda Alla Vaccinara
Coda Alla Vaccinara

Karbonhidrat miktarı en kritik seviyelere ulaştıysa ve farklı bir şey denemek istiyorsanız “Coda Alla Vaccinara” tam size göre. Bu yemek sığır kuyruğunun soğan, havuç, pırasa, kereviz, defne yaprağı ve kekik ile haşlandıktan sonra domates sosuyla servis edilmesiyle elde ediliyor. Bütün lezzetlerin ve baharatların iç içe geçmesi için saatlerce pişiriliyor. Size tavsiyem bu yemeği anavatanı olan Testaccio mahallesinde yemeniz.

9-Pizza Alla Romana

pizza alla romana
pizza alla romana

İtalyanlara göre iki çeşit pizza vardır; domates soslu olanlar ve domates soslu olmayanlar. Roma usulü pizza ikinci kategoriye düşüyor. Yani bu pizza domates soslu ve yumuşak olan Napoli usulü pizzadan çok farklı

Roma usullü pizza ince çıtır çıtır bir hamurdan yapılmış, zeytin yağı ve biberiye ile renklendirilmiş bir pizza. Daha ziyade biz Türkilerin kahvaltıda yiyecekleri bir şey gibi ☺ Roma’da denenmesi gerekenlerin en üst sıralarında ☺

10-Gelato

gelato 2
gelato 2

Gelato, Gelato, Gelato! Tek başına Roma’ya gitme sebebi bile olabilir ! Efsaneye göre, Romalılar ilk Gelatoyu dağdan getirdikleri karlarla meyveleri karıştırarak yapmışlar.  Günümüzde yenen İtalyan dondurması Gelatonun daha kremsi bir dokusu ve zengin bir lezzeti var. Ayrıca normal dondurmaya göre kalorisi de daha az ☺

4 günlük Roma seyahatim sırasında bilmiyorum kaç defa yedim. Benim favorileri Gelato çeşitlerim çikolata ve Panna( krema). Ama diğer onlarla Gelato çeşitlerinin de hepsi birbirinden mükemmel!

P.S. Roma mutfağı hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz Boni Ada tarafından 1930 yılında yazılan “”La Cucina Romana” yı okuyabilirsiniz.